Eşrefoğlu Abdullah-ı Rûmî, Milâdî 14. yüzyılın sonlarında İznik’te doğdu. Asıl adı Abdullah olup ‘Rûmî’ nisbesi Anadolu’ya, ‘Eşrefoğlu’ adı ise babasına nispetledir; ailesi Mısır kökenliydi ve babasının Mısır’dan Anadolu’ya göç ettiği nakledilir. İznik ve Bursa medreselerinde güçlü bir tahsil gördü; Bursa’daki Çelebi Sultan Mehmed Medresesi’nde müderris yardımcılığına kadar yükseldi. Fakat gönlü zâhir ilmiyle yetinmedi; kitapların verdiği bilginin ötesinde, kalbi arındıracak bir yol arıyordu. Parlak bir ilmiye kariyerini bırakışı devrinde şaşkınlıkla karşılandı; o ise hakikat yolculuğunu her mansıbın üstünde tuttu. Bursa’da Emir Sultan’ın kapısına vardı; bu büyük veli onu, devrin kâmil mürşidi olarak gördüğü Ankara’daki Hacı Bayram-ı Velî’ye yönlendirdi.
İlim Yolculuğu ve Sülûk
Hacı Bayram’ın kapısında, on bir yıl sürdüğü nakledilen çetin bir hizmet devresi geçirdi; dergâhın en ağır işlerini görerek nefis terbiyesinin bütün imtihanlarından geçti ve Somuncu Baba’dan Hacı Bayram’a uzanan Bayramî feyzine vâris oldu. Sadakati öyle makbul oldu ki şeyhi onu kızı Hayrünnisa ile evlendirdi. Kemalini tamamlaması için Suriye’nin Hama şehrindeki Kadirî şeyhi Hüseyin el-Hamevî’ye gönderildi; orada kırk günlük çileye girdiği ve kısa sürede hilafetle şereflendiği rivayet edilir. Böylece hem Bayramî hem Kadirî feyzini kendinde birleştirerek Anadolu’ya döndü. İznik’e yerleşti ve Kadiriyye’nin Anadolu’daki ilk büyük kolu olan Eşrefiyye’yi kurdu; dergâhı kısa zamanda bölgenin irfan ocağı hâline geldi. Ömrünün geri kalanını burada talebe yetiştirmeye ve eser telifine adadı.
Eserleri ve Tesiri
Kalemi, tesirinin en büyük vasıtası oldu. Halk için sade Türkçeyle yazdığı ve Hicrî 852’de (Milâdî 1448) tamamladığı Müzekki’n-Nüfûs, nefsin hastalıklarını, kalbin arınma yollarını ve ahlak esaslarını anlatan bir tasavvuf el kitabı olarak beş buçuk asırdır okunmaktadır. Eserinde dünya sevgisini kalbi karartan hastalıkların başı olarak anlatır; tövbe, zikir, riyazet ve kanaat gibi devaları gösterir ve kitabını Arapça bilmeyen halkın anlaması için bilhassa Türkçe yazdığını bizzat ifade eder. Osmanlı coğrafyasında evlerde, tekkelerde ve medrese çevrelerinde en çok çoğaltılan Türkçe eserlerden biri olmuştur. Tarîkatnâme’sinde ise yolunun âdâb ve erkânını anlattı. Yunus Emre çizgisini sürdüren Divanındaki ilahileri dilden dile dolaştı; ‘Ey Allah’ım beni senden ayırma’ nutku, tekkelerde ve gönüllerde asırlardır terennüm edilir. Divanında, yolun piri Abdülkadir Geylânî’ye muhabbetini dile getiren ilahiler de yer alır. Şiirlerinde ilahi aşkın yakıcılığını ve cezbe hâlinin taşkınlığını sade fakat sarsıcı bir Türkçeyle söyledi; bu yönüyle Anadolu tasavvuf şiirinin Yunus’tan sonraki en gür seslerinden biri kabul edilir.
Manevi Mirası
Hicrî 874 (Milâdî 1469-70) yılında İznik’te vefat etti. Türbesi İznik’tedir ve asırlardır ziyaretgâh olmayı sürdürmektedir. Kurduğu Eşrefiyye yolu, vefatından sonra damadı ve halifesi Abdürrahim Tirsî eliyle devam etti; İznik merkez olmak üzere Bursa ve çevresinde tekkeleriyle Osmanlı asırları boyunca irşad hizmetini sürdürdü. İlahileri Türk tekke musikisinin klasikleri arasına girdi; besteleriyle camilerde ve zikir meclislerinde okunageldi, şiirleri Anadolu’dan Balkanlara kadar cönklere ve mecmualara yazıldı. Türbesinin yanındaki cami ile birlikte adını taşıyan külliye, İznik’in manevi merkezlerinden biri olarak ayaktadır. Müzekki’n-Nüfûs bugün de yeni baskılarıyla elden ele dolaşmakta; hem kurduğu yol hem eserleri, Anadolu halk irfanının en kalıcı miraslarından sayılmaktadır.