Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Hicrî 1193 (Milâdî 1779) yılında Kuzey Irak’ta Süleymaniye yakınlarındaki Karadağ kasabasında doğdu; soyunun Hz. Osman’a ulaştığı kabul edildiği için ‘Osmânî’ nisbesiyle de anılır. Süleymaniye ve Bağdat medreselerinde okudu; İran’daki Senendec şehrine giderek matematik tahsilini ilerletti ve genç yaşta tefsir, hadis, fıkıh, mantık ve matematikte devrinin önde gelen âlimlerinden biri oldu. Hocasının vefatı üzerine Süleymaniye medreselerinde ders vermeye başladığında şöhreti bölgeyi çoktan aşmıştı; zâhir ve bâtın ilimlerindeki kemali sebebiyle sonraları ‘Zülcenâheyn’ — iki kanat sahibi — unvanıyla anıldı. Hac yolculuğunda karşılaştığı manevi işaretler onu tasavvufa yöneltti.
Hindistan Yolculuğu
Hicrî 1224’te (Milâdî 1809) kalbindeki arayış onu tarihî bir yolculuğa çıkardı: Hindistanlı bir dervişin daveti üzerine, aylar süren meşakkatli bir seferle İran ve Afganistan üzerinden Hindistan’ın Delhi (Cihanâbâd) şehrine, Şah Gulâm Ali diye de bilinen Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Abdullah Dihlevî’ye ulaştı. Bu sefer, tasavvuf tarihinde ilim ve feyz için yapılmış en meşakkatli yolculuklardan biri olarak anılır; Mevlânâ Hâlid yol boyunca uğradığı şehirlerde âlimlerle görüştü. Bir yıldan az süren çetin bir sülûkün ardından Nakşibendî hilafetiyle birlikte başka tasavvuf yollarından da icazet alarak memleketine döndü; böylece İmam Rabbânî’den gelen Müceddidî feyzini Osmanlı coğrafyasına taşıyan halka oldu.
Süleymaniye’den Şam’a İrşad
Süleymaniye ve Bağdat’ta irşada başladı; medrese ilmiyle tasavvuf terbiyesini birleştiren yolu, ulema arasında büyük kabul gördü ve Bağdat medrese çevrelerinden çok sayıda âlim kendisine intisap etti; fakat bu hızlı yükseliş, bazı çevrelerin muhalefetini de üzerine çekti. Ömrünün son yıllarında Şam’ı merkez edindi; ders halkalarına ulema ve eşraf katıldı, müftüler ve müderrisler müridleri arasına girdi. Onun yolunda zikir ile ilim tahsili el ele yürüdü; halifelerinin pek çoğu aynı zamanda müderristi. Mektuplarında yolunun esasını, sünnete sarılmak ve dinde gevşekliğe yol açan ruhsatlardan uzak durup azimetle amel etmek olarak özetledi; Farsça ve Arapça şiirlerini topladığı Divanı ile mektupları ve risaleleri, yolunun temel metinleri olarak okunageldi.
Hâlidiyye’nin Yayılışı ve Manevi Mirası
Yetiştirdiği üç yüze yakın halife, Hâlidiyye kolunu Anadolu, Balkanlar, Kafkasya, Hicaz ve Irak-Suriye havzasına taşıdı; batıda sömürgeciliğin yükseldiği, Osmanlı’nın ıslahat sancıları yaşadığı bir çağda Hâlidîlik, ümmetin manevi birliğini şeriata bağlılıkta arayan büyük bir ihya hareketi olarak yükseldi ve 19. yüzyıl Osmanlı dünyasının en yaygın manevi akımı oldu. Halifelerinden Seyyid Tâhâ el-Hakkârî doğu vilayetlerinde, Ahmed el-Ervâdî ise İstanbul’da bu feyzi yaydı; payitahta gönderdiği halifeler ilmiye sınıfı içinde büyük alaka gördü ve Gümüşhanevî dergâhı gibi büyük irfan ocakları onun silsilesinden neşet etti. Kafkasya’da Ruslara karşı direnişin önderi Şeyh Şâmil’in yolu da Hâlidî silsilesine bağlanır. Hicrî 1242 (Milâdî 1827) yılında, Şam’da yakalandığı veba salgınında vefat etti; salgın günlerinde vefatını sükûnetle karşıladığı ve vasiyetini bizzat yazdırdığı nakledilir. Türbesi Şam’ın Sâlihiye semtinde, Kāsiyûn dağının eteğindedir. Anadolu’daki tasavvuf geleneğinin büyük kısmı bugün de silsilesini ona bağlamakta; bir ömre iki kıtayı sığdıran bu mürşid, son devir İslam dünyasının manevi haritasını şekillendiren isimlerin başında anılmaktadır.