İnsana hayatın hakiki özü, ona sathi değil, derinlemesine bir nazarla baktığında tecelli eder. Bu idrak, tekellüf libasını değil, tevazu ve sadelik elbisesini giydiğinde, cemiyetin her tabakasının rollerine büründüğünde mümkün olur.
Öyle ki, bir sabi misali, masumiyetin ve hayretin elini sıkmak için çocuğun gözlüğünü kuşanır; yaşlı bir bilgenin abasına bürünür ki, hadiseleri zühd ve hikmet nazarıyla tartabilsin. Sıradan bir yetişkinin kisvesine bürünür ki, ekser-i nâsın yaşadığı gündelik hayatın teferruatına vâkıf olsun. Bir mesulün hakikatini omuzlar ki, her adımda mesuliyetin ve emanetin azametini derinden hissetsin. Bir zayıfın ridâsına bürünür ki, muhtaç olmanın manasını idrak etsin. Ve daha nice benzeri rollere girer.
Böylesi bir tecessüm ve hâlden anlama kabiliyeti ancak yüksek bir hissî zekâya sahip şahsiyetlere mahsustur. Bu şahsiyetler, her şeyi hakkıyla yerine koymaya gayret eder, her kelimenin, her fiilin ve her adımın kıymetini idrak ederler. Hayatın manasını müteaddit cihetlerden kavramayı kendine dert edinmiş, hayatla ve insanlıkla çarpan kalbine daha yakın olanlardır onlar.