Acaba onlar, hiçbir yokluktan mı var edilmişlerdir, yoksa kendi varlıklarını kendileri mi vücuda getirmişlerdir? Bu sual-i hikmet, varoluşun sırrını idrak eden her kalbe yöneliktir. Zira kâinatın her zerresi, bir Yaratan’ın kudretine şahitlik eder.
O ki, sizi nesillerden nesillere var edip durur; her bir canı, O’nun ezelî taksimatıyla ve hikmetli iradesiyle hayat sahnesine çıkarır. Bu, O’nun eşsiz yaratıcılığının ve düzenleyici kudretinin apaçık bir nişanesidir.
Ve yine O’dur ki, ağaçların altında sizin için nice rızıklar bitirir, toprağın derinliklerinden bereketler fışkırtır. Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi O’nun lütfuyla var olmuş, O’nun kudretiyle ayakta durur ve tümüyle O’ndandır.
Ve O’nun kelâmı, mutlak hakikatin ta kendisidir; her sözü hikmet, her hükmü adalettir. O’nun varlığı, kâinatın her köşesinde tecelli eden bir zaruret, her aklın idrak etmesi gereken bir hakikattir.