← Kıssalar

İmam Gazali’nin Yol Kesicilerle İmtihanı

Hicri beşinci asırda, Horasan’ın Tus şehrinde, sonradan İslam düşüncesinin zirvelerinden biri olacak bir genç yetişiyordu: Muhammed Gazali. İlim aşkı, onu daha çocuk yaşta yollara düşürdü. Devrin adetince ilim, hocaların dizinin dibinde, şehir şehir gezilerek toplanırdı. Genç Gazali de bir süre Cürcan şehrine gitti; orada büyük alimlerin derslerine devam etti. Duyduğu her kıymetli bilgiyi, aldığı her dersi özenle defterlerine yazıyordu. Bu defterler onun hazinesiydi; yılların emeği, gecelerin uykusuz saatleri, satır satır o sayfalardaydı. Bu kıssa, İmam Gazali’nin hayatını nakleden klasik kaynaklarda, bizzat onun ağzından anlatılagelmiştir.

Gazali’nin ilim yolculuğu, aslında bir babanın duasıyla başlamıştı. Babası, yün eğirip satan fakir ama gönlü zengin bir adamdı; alimlerin meclislerine devam eder, “Allah’ım, bana alim bir evlat ver” diye yakarırdı. Ölüm döşeğinde, iki oğlunu ve elindeki az miktardaki parayı bir dostuna emanet etti: “Bunları okut.” Para tükenince o dost, çocuklara medreseye girmelerini söyledi; orada hem karınları doyacak hem de ilim öğreneceklerdi. Gazali yıllar sonra bu başlangıcı, kendine has samimiyetiyle şöyle anacaktı: “Biz ilmi Allah’tan başkası için istemiştik; ama ilim, Allah’tan başkası için olmayı kabul etmedi.”

Tahsilini bitirip memleketi Tus’a dönmek üzere bir kervana katıldı. Defterlerini bir heybeye koymuş, gözü gibi sakınıyordu. Ne var ki o devirde yollar emin değildi. Kervan, ıssız bir yerde yol kesicilerin baskınına uğradı. Eşkıyalar, yolcuların nesi var nesi yoksa aldılar: paralar, kumaşlar, azıklar… Sıra Gazali’nin heybesine geldi. İçinden çıka çıka bir tomar defter çıktı. Eşkıya için beş para etmez kağıtlar; Gazali içinse hayatının bütün sermayesi.

Herkes canının derdindeyken, genç Gazali akıl almaz bir şey yaptı: Eşkıyaların peşine düştü. Reisin karşısına dikildi ve yalvardı: “Ne alırsanız alın, ama şu defterlerimi geri verin. Onlar sizin işinize yaramaz.” Eşkıya reisi, bu gözü kara gencin derdini anlamak istedi: “Nedir o defterler?” Gazali içini döktü: “Onlar benim yıllarca dinleyip yazdığım ilimlerdir. Onları öğrenmek için yurdumu terk ettim, şu kadar yıl gurbette kaldım. Hepsi o defterlerdedir.”

Eşkıya reisi önce güldü. Sonra, hiç beklenmedik bir şey oldu: O cahil bilinen adamın ağzından, Gazali’nin bütün hayatını değiştirecek bir söz döküldü:

“Sen nasıl ilim sahibi olduğunu iddia edersin? Defterlerini alınca ilimsiz kalıyorsun! İlmi kağıtlarda olan, defterle birlikte cahil kalır.”

Ve defterleri geri verdi. Kervan yoluna devam etti; ama Gazali artık eski Gazali değildi. O sözü içinden atamıyordu. Yıllar sonra kendisi itiraf edecekti: “O eşkıyanın bu sözü, Allah’ın beni irşad için onun diline verdiği bir ikaz idi.” Tus’a varınca kararını verdi: Üç yıl boyunca oturdu ve o defterlerdeki bütün ilimleri ezberledi, hazmedip kalbine nakşetti. Öyle ki artık kervanı yine soysalar, ilminden tek satır alamazlardı. İlim, kağıttan yüreğe taşınmıştı.

Bu imtihan, onun ilim yolculuğunun dönüm noktası oldu. Genç Gazali oradan Nişabur’a geçti; devrin en büyük alimi İmamü’l-Harameyn Cüveyni’nin talebesi oldu ve kısa sürede parladı. Henüz otuzlu yaşlarında, İslam dünyasının en itibarlı kürsüsüne, Bağdat’taki Nizamiye Medresesi‘nin baş müderrisliğine getirildi. Derslerini yüzlerce alim izliyordu. Ama o eşkıyanın sözündeki hakikat, onu ömrü boyunca takip etti: İlim, taşınan bilgi değil, insanı dönüştüren nurdu. Nitekim şöhretinin zirvesindeyken her şeyi bıraktı; makamı, maaşı, ünü terk edip yıllarca sürecek bir manevi arayışa çıktı. Kendi anlattığına göre dili tutuldu, ders veremez oldu; çünkü kalbi, niyetindeki karışıklığı fark etmişti. Bağdat’tan bir hac kafilesi görüntüsüyle ayrıldı; Şam’da, Kudüs’te, Hicaz’da yıllarını riyazet ve tefekkürle geçirdi. Kağıttan kalbe taşıdığı ilmi, bu kez kalpten hayata taşıyordu. O arayıştan, İslam ahlak ve tasavvuf literatürünün şaheseri İhyau Ulumi’d-Din doğdu. “Hüccetü’l-İslam” yani İslam’ın delili unvanıyla anıldı; asırlar geçti, eserleri hala okunuyor.

Ve her şey, ıssız bir yolda, bir eşkıyanın diline yazılan tek cümleyle başlamıştı: “İlmi defterde olan, defterle birlikte cahil kalır.”

Kıssadan Hisse

Bu kıssanın ilk dersi, gerçek ilmin taşınan değil, sindirilen ilim olduğudur. Bugün defterlerimizin yerini telefonlar, kayıtlı sayfalar, yer imleri aldı. Binlerce bilgiye bir dokunuşla ulaşıyoruz; ama kaçı kalbimizde? Eşkıya reisinin sorusu bugün bize sorulsa ne cevap veririz: İnternetin kesildiği, kaynakların kapandığı yerde bizde ne kalıyor? Bilgi hamallığı ile alimlik arasındaki fark, Gazali’nin üç yılında saklıdır.

İkinci ders, ikazın nereden geleceğinin bilinmeyeceğidir. Gazali’yi devrin en büyük hocaları değil, bir yol kesici uyandırdı. Allah, hikmeti bazen hiç ummadığımız bir dile koyar. Mümin, sözün sahibine değil, doğruluğuna bakar; hakikati kimin söylediğine takılan, hakikatten mahrum kalır.

Ve son ders, kaybın kazanca dönüşebileceğidir. O soygun, Gazali’nin başına gelen bir felaket gibiydi; oysa onu ezber ve hazım disiplinine, oradan da alimliğin zirvesine taşıyan basamak oldu. Hayatımızdaki kayıplar da böyledir: Bazen bir şeyin elimizden alınması, asıl sahip olmamız gerekeni fark ettirmek içindir.