Nefsime daima Allah’ı salık veririm; günahlarım ayağıma dolandığında, ümitsizlik beni sardığında, tüm kapılar yüzüme kapandığında ve beni arayan kimseyi bulamadığımda… Yahut bağrım daralıp çıkış yolu gözümden silindiğinde, yollar ve çözümler benden uzaklaştığında… İşte o anlarda, Rabbimin Sevgilisi Mustafa’ya (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurduğunu hatırlarım.
Vahyin bir müddet kesildiği, kâfirlerin ve soyca, nesepçe kendisine en yakın olanların, “Ey Muhammed! Rabbin seni terk etti, yalnız bıraktı!” diyerek dil uzattığı o zorlu anlarda, Efendimiz hüzne boğulur, yeryüzü ona dar gelirdi. Lakin ardından, kendisini hak ile peygamber olarak gönderen yüce Rabbinden şu ilahi cevap gelir: “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı.” Yani, seni yüzüstü bırakmadı, yalnız koymadı, asla senden vazgeçmedi. Sonra ona, kesintiden sonra bir ihsan, zorluktan sonra bir kolaylık, darlıktan sonra bir ferahlık müjdesi verilir: “Ve Rabbin sana öyle ihsan edecek ki razı olacaksın.”
Bu rıza, O’ndan başkasına ihtiyaç duymayacak bir yeterlilikle gelen bir doyum, ardından kimseye muhtaç olmayacak bir zenginliktir. Bu aynı zamanda, düşüşünü ve başarısızlığını bekleyen, eziyet ehli şikâyetçilere de bir mesajdır: Allah hikmet sahibidir. Hikmetle verir, hikmetle esirger. Sevdiği vakitte lütfeder, dilediği vakitte men eder. O yücedir ki, mahlukatının tedbirinde yegâne tasarruf sahibidir.
İşte bu hakikat, daraldığımda nefsime daima tesellimdir; kalbim hüzünlendiğinde avuntumdur. Her ne zaman zayıf düşsem, ümitsizliğe kapılsam veya etrafımdaki insanlardan bir eziyet görsem, gecelerin ve gündüzlerin değişimlerine karşı sabrı hatırlatır bana. Bu, daima beni iyileştiren, beni dirilten sarsılmaz yakinimdir: “Ve Rabbin sana öyle ihsan edecek ki razı olacaksın.”