Ne Güneş’in Ay’a yetişmesi yakışır, ne de gecenin gündüzü geçmesi. Her biri bir felekte yüzer durur. (Yasin Suresi, 40. ayet)
Bu ayet-i kerime üzerinde uzun uzadıya tefekkür ettim; Cenab-ı Hakk’ın mutlak kudretini ve bu muazzam kâinattaki her bir şey için takdir buyurduğu dakik zamanlamayı idrak etmeye çalıştım. Ve kendi kendime sordum: Neden hadiseleri aceleye getiririz? Neden geleceğin endişesini yüklenir, henüz vuku bulmamış olanı düşünmekle kalplerimizi yorgun düşürürüz? Neden kendimizi başkalarıyla mukayese ederiz? Ve neden onlara taksim edilen rızıklara haset besleriz?
Ruhlarımızı ne kadar da kaygı ve düşüncelerle yıpratırız, sanki işlerin dizginleri bizim elimizdeymiş gibi… Oysa hakikat odur ki, her şey Allah’ın kudret elindedir. Bu azametli kâinatı hiçbir şeyi öne almadan yahut geciktirmeden idare etmeye muktedir olan O’dur; öyleyse hayatımızın tedbirini de O’na bırakmaya en layık olan yine O’dur. Hiçbir şey O’nun ilminden firar edemez, hiçbir iş O’nun meşietinin haricinde vuku bulmaz.
Gönlün mutmain olsun… Zira sana yazılanı senden başkası almayacak, sana takdir edilen vakt-i merhununda sana ulaşacaktır. Hiç kimse onu ne öne alabilir ne de geciktirebilir. Unutma ki, sana yazılanı ancak dua değiştirebilir. Ve o, Rabb’in dergâhına açılan, daima umutla dolu bir kapıdır.