Mekke’de, Ümeyye bin Halef’in kölesi olan Habeşistanlı bir genç yaşıyordu: Bilal. Derisi karaydı; o devrin zalim ölçülerine göre toplumun en alt basamağındaydı. Ne malı vardı, ne kabilesi, ne de koruyucusu. Ama Allah, dilediğini yüceltir. İslam güneşi Mekke’de doğduğunda, bu güneşe ilk koşanlardan biri de köle Bilal oldu. O, insanları putların önünde eğilmekten kurtaran, kula kulluğu reddeden bu çağrıda kendi hürriyetini buldu.
Bilal’in Müslüman olduğunu öğrenen efendisi Ümeyye, öfkeden kudurdu. Bir kölenin kendi başına din seçmesi, ona göre isyanların en büyüğüydü. Önce tehdit etti, sonra dövdü; Bilal dönmedi. Bunun üzerine Ümeyye, tarihe kara harflerle geçen işkencesine başladı. Öğle sıcağında, güneşin kum taneciklerini kor haline getirdiği saatlerde Bilal’i çırılçıplak kızgın kumlara yatırıyor, göğsünün üzerine kayalar koyduruyordu. Sonra başında dikilip bağırıyordu: “Muhammed’i inkar et! Lat’a ve Uzza’ya tap! Yoksa böyle ölürsün!”
Bilal’in bedeni yanıyordu ama iman kalbindeydi ve kalbe kayalar işlemiyordu. Kavrulmuş dudaklarından tek bir kelime dökülüyordu; ne bir yakarış, ne bir feryat, tek bir kelime:
“Ehad… Ehad…” — “Allah birdir… Birdir…”
İşkence arttıkça bu ses inceliyor ama hiç susmuyordu. Bilal daha sonra bu günleri anlatanlara göre şunu demek istiyordu: Söyleyebildiği ve onları en çok öfkelendiren kelime buydu; onun için de onu söylüyordu. Zulüm, bir kelimeye yenilmişti.
Bu manzarayı görenlerden biri de Hz. Ebu Bekir‘di. Bir gün Ümeyye’ye çıkıştı: “Bu adama yaptığın zulümden Allah’tan korkmaz mısın?” Sonra pazarlığa oturdu ve Bilal’i ağır bir bedel karşılığında satın alıp Allah rızası için azat etti. Ümeyye arkasından, “Bir okiyyeye de satardım” diye böbürlendi. Ebu Bekir’in cevabı, sahabe firasetinin özetiydi: “Yüz okiyye isteseydin, yine verirdim.” Böylece kızgın kumların Bilal’i, hür bir Müslüman olarak ayağa kalktı.
Bilal yalnız değildi; o günlerde Mekke’nin kimsesiz Müslümanları, Ammar’ın ailesi gibi nice mazlumlar da aynı ateşten geçiyordu. Ebu Bekir, gücü yettiğince bu zayıf görülen müminleri satın alıp azat etti. Yıllar sonra Hz. Ömer, Bilal’den söz ederken şu unutulmaz cümleyi söyleyecekti: “Ebu Bekir efendimizdir; efendimizi azat etmiştir.” Dünkü köle Bilal’e koca halifenin dilinde “efendimiz” denmesi, İslam’ın değer ölçüsünün nasıl değiştiğinin en açık deliliydi.
Hicretten sonra Medine’de mescit inşa edildi ve bir mesele doğdu: Müslümanlar namaza nasıl çağrılacaktı? Kimi çan çalınmasını, kimi boru öttürülmesini, kimi ateş yakılmasını önerdi; hiçbiri gönüllere yatmadı. Derken sahabeden Abdullah bin Zeyd, rüyasında kendisine ezanın sözlerinin öğretildiğini Efendimize anlattı; Hz. Ömer de aynı rüyayı gördüğünü söyledi. Peygamber Efendimiz rüyanın hak olduğunu bildirdi ve talimatı verdi: “Kalk, bu sözleri Bilal’e öğret; o okusun. Çünkü onun sesi seninkinden gürdür.”
Ve Medine semaları, tarihin ilk ezanıyla çınladı: “Allahu ekber! Allahu ekber!” Dünkü köle, bugün göklere uzanan bir davetin sesiydi. Mekke’nin kumlarında “Ehad” diye inleyen ses, şimdi bütün bir şehri “Bir” olan Allah’a çağırıyordu. Bilal, Resulullah’ın müezzini oldu; seferde ve hazarda ezanı hep o okudu. Mekke fethedildiği gün ise Efendimiz ona öyle bir ikramda bulundu ki: Bilal, Kabe’nin damına çıkarak ezan okudu. Bir zamanlar işkence gördüğü şehirde, putlardan temizlenen Beytullah’ın üstünde, o gür sesiyle tevhidi haykırdı. Kureyş’in eski efendileri, dünkü kölenin ayaklarının altından yükselen bu sesi dinlediler.
Efendimizin Bilal’e verdiği bir müjde vardır ki sahih hadis kitaplarında nakledilir. Bir gün ona sordu: “Ya Bilal! İslam’da işlediğin, sevabını en çok umduğun amelini bana söyle; çünkü ben cennette, önümde senin ayakkabılarının sesini duydum.” Bilal’in cevabı sadeydi: Ne zaman abdest alsa, o abdestle Allah’ın nasip ettiği kadar namaz kılardı. Kızgın kumlarda “Ehad” diyen adamın ayak sesleri, cennette Peygamberin önünde yürüyordu.
Peygamber Efendimiz vefat edince, Bilal’in dünyası karardı. Ezan okurken “Eşhedü enne Muhammeden Resulullah” dediğinde boğazı düğümleniyor, sesi gözyaşlarına karışıyordu. Rivayet olunur ki artık Medine’de ezan okumaya dayanamadı ve “Resulullah’tan sonra ezan okuyamam” diyerek Şam diyarına gitti. Ömrünün sonuna doğru Medine’yi ziyaretinde, ısrarlar üzerine bir kez daha ezana durduğunda, o sesi hatırlayan bütün Medine ağladı. Bilal’in sesi, bir devrin hatırasıydı.
Kıssadan Hisse
Bilal’in kıssası, imanın hiçbir zincire sığmayacağının belgesidir. Bedeni köleydi ama kalbi, Mekke’nin bütün efendilerinden daha hürdü. Zalimler bedene hükmedebilir; kalpteki “Ehad”a hiçbir kayanın gücü yetmez. Bugün de imanın bedeli olan yerlerde Bilal’in sesi yankılanır: Bir olan Allah’a dayanan, hiçbir güçten korkmaz.
İkinci ders, İslam’ın getirdiği eşitlik devrimidir. Cahiliye toplumu insanları soyla, malla, deri rengiyle tartardı. İslam geldi ve ölçüyü değiştirdi: üstünlük ancak takvadadır. Habeşli bir köle, Kabe’nin damına çıktı; Kureyş’in soylu müşrikleri ise tarihin dipnotu oldu. Efendimizin “Bilal” diye çağırdığı o ses, kıyamete kadar minarelerden yankılanıyor.
Ve son ders, Ebu Bekir’in örnekliğidir: Malını, zulüm gören bir mümini kurtarmak için harcadı ve pazarlık etmedi. “Yüz okiyye isteseydin, yine verirdim” sözü, malın en güzel kullanımının ne olduğunu öğretir. Bir insanın hürriyetine, imanına, onuruna yapılan yatırımdan daha karlı ticaret yoktur; Ebu Bekir bunu biliyordu.