← İslam Alimleri

Abdullah bin Mübarek

H. 118 / M. 736 – Merv (Horasan) — H. 181 / M. 797 – Hît (Fırat kıyısı)

Ehl-i Sünnet — muhaddis, zâhid ve mücahid imam

“İsnad dindendir; isnad olmasaydı, dileyen dilediğini söylerdi.”

Abdullah bin Mübârek, Hicrî 118 (Milâdî 736) yılında Horasan’ın Merv şehrinde doğdu. Babası Türk asıllı, annesi Hârizmliydi; babası Mübârek, dürüstlüğüyle tanınan bir bahçıvandı. Yetiştiği Merv, Emevî devrinin sonunda Abbasî ihtilaline sahne olan, İpek Yolu üzerinde ticaretin ve ilmin buluştuğu büyük bir Horasan şehriydi. Merv’in çok dilli ve çok milletli dokusu, onun Arap olmayan unsurlardan yetişen büyük âlimler kuşağının öncülerinden olmasına zemin hazırladı.

İlim Yolculuğu

Genç yaşta ilme yönelen Abdullah, devrin bütün büyüklerinin kapısını çaldı: Ebu Hanife’den fıkıh aldı, İmam Malik’ten Muvatta’yı dinledi, Süfyan es-Sevrî ve Evzâî ile uzun sohbetlerde bulundu; Ma’mer bin Râşid ve Süfyan bin Uyeyne de hadis aldığı hocalar arasındaydı. Dört bin hocadan ilim alıp bunların ancak bir kısmını rivayete ehil bulduğu nakledilir. Rivayet titizliği dillere destandı; Abdurrahman bin Mehdî gibi büyük münekkitlerin onu gördükleri en üstün muhaddis saydıkları nakledilir. Horasan’da hadisleri konularına göre tasnif edip kitaplaştıran ilk müelliflerden biri kabul edilir; bu yönüyle hadis telif tarihinde de öncüdür.

İlim, Ticaret ve Cihad

Onu benzersiz kılan, birbirinden uzak görünen faziletleri tek hayatta toplamasıydı. Büyük bir muhaddisti. Başarılı bir tüccardı; fakat kazancını kervanlar dolusu erzak ve para hâlinde âlimlere, talebelere ve fakirlere dağıtır, darda kalanların borcunu gizlice öderdi. Bir yıl hacca gider, bir yıl Bizans sınırında cihada katılırdı; Tarsus ve Massisa gibi sugûr şehirleri onun ikinci yurdu gibiydi. Yaşadığı devir, Abbasî halifeleriyle Bizans arasındaki sınır savaşlarının kızıştığı yıllardı ve sugûr hattı, gazilerle birlikte âlimlerin de nöbet yeriydi. Zühd hayatına dair rivayetleri topladığı Kitâbü’z-Zühd ile cihad hadislerini derlediği Kitâbü’l-Cihâd, kendi sahalarında yazılmış ilk eserler kabul edilir. Mekke’de ibadete kapanan arkadaşı Fudayl bin İyâz’a sınır boyundan gönderdiği beyitler meşhurdur; onlarda gerçek kulluğun yalnız inzivada değil, ümmetin derdini yüklenmekte olduğunu hatırlatıyordu. Cihad hatıraları şiirine de yansıdı; zühd, hikmet ve gaza temalı beyitleri, ilk dönem İslami şiirin samimi örnekleri arasında sayılır.

Manevi Mirası

Hadis usulünün temel taşı sayılan isnad hakkındaki sözü, on iki asırdır bu ilmin şiarı olarak nakledilir. Rakka’ya geldiğinde halkın onu karşılamak için sokaklara döküldüğünü gören bir saray mensubunun, asıl saltanatın Harun Reşid’inki değil bu olduğunu söylediği nakledilir; bu kıssa, ilmin ve takvanın gönüllerdeki iktidarını anlatmak için asırlardır tekrar edilegelmiştir. Onun şahsında birleşen âlim, zâhid, tüccar ve mücahid kimlikleri, İslam ahlakının dengeli insan idealini temsil eder; tasavvuf kaynakları onu ilk dönem zühd hareketinin en büyük temsilcilerinden sayar. Talebeleri ve dinleyicileri ondan yalnız hadis değil, hadisle yaşamanın edebini de aldı; kaynaklar onun gece ibadetini, uzun sükûtunu ve cömertliğini kaydeder.

Hicrî 181 (Milâdî 797) yılında, bir sefer dönüşünde Fırat kıyısındaki Hît kasabasında vefat etti ve oraya defnedildi. Zâhidlerin imamı, muhaddislerin öncüsü ve mücahidlerin yoldaşı olarak İslam tarihinin en sevilen simalarından biri olagelmiştir; eserleri, ilmiyle ameli birleştirmek isteyen her nesle yol göstermeye devam etmektedir.