İmam Mâtürîdî, Ehl-i sünnet kelamının iki büyük imamından biri ve kendi adıyla anılan Mâtürîdiyye mektebinin kurucusudur. Tam adı Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed el-Mâtürîdî olup 9. yüzyılın ortalarında, Semerkant’ın Mâtürîd mahallesinde doğdu. Hayatının ayrıntıları hakkında kaynaklarda az bilgi bulunmakla birlikte, ömrünün tamamına yakınını Maveraünnehir’in bu büyük ilim merkezinde geçirdiği ve dönemin canlı fikir tartışmalarının içinde yetiştiği bilinmektedir. Kaynakların bir kısmı doğumunu 238 (853) civarına yerleştirir; buna göre imam, doksan yılı aşan bereketli bir ömür sürmüştür. Yaşadığı çağ, Sâmânîler’in himayesinde Maveraünnehir’in ilim ve kültürde altın devrini yaşadığı; buna karşılık farklı fırka ve akımların fikir sahnesinde kıyasıya mücadele ettiği bir zamandı. “Âlemü’l-hüdâ” (hidayet sancağı) ve “imâmü’l-mütekellimîn” gibi unvanlarla anılması, erken dönemde kazandığı itibarı gösterir.
İlim Yolculuğu
Mâtürîdî, Hanefî ilim geleneğinin Semerkant’taki güçlü halkasında yetişti. Hocaları arasında Ebû Nasr el-İyâzî, Ebû Bekir el-Cûzcânî ve Nusayr b. Yahyâ el-Belhî sayılır; bu hocalar vasıtasıyla ilim silsilesi birkaç kuşak üzerinden İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe‘ye ulaşır. Nitekim Mâtürîdî, Ebû Hanîfe’nin akaide dair görüşlerini sistemleştiren, delillendiren ve müstakil bir kelam ilmi hâline getiren isim olmuştur. Döneminde Maveraünnehir’de etkili olan Mu’tezile, Karmatîlik ve düalist akımlarla giriştiği fikrî mücadele, onun kelamına hem savunmacı hem kurucu bir karakter kazandırdı.
Eserleri ve Kelam Anlayışı
Günümüze ulaşan iki büyük eseri vardır. Kitâbü’t-Tevhîd, Ehl-i sünnet kelamının elde mevcut en eski ve en sistemli metinlerinden biridir; bilgi teorisiyle başlaması, onu İslam düşüncesinde bilgi meselesini kelamın temeline koyan ilk eserlerden yapar. Kur’an tefsiri olan Te’vîlâtü’l-Kur’ân ise dirayet tefsirinin şaheserlerinden sayılır. Kaynaklar ona ayrıca Mu’tezile ve Karmatîler’e reddiyeler ile fıkıh usulüne dair kitaplar nispet eder; ne yazık ki bu eserlerin çoğu günümüze ulaşmamıştır. Mâtürîdî’nin sisteminde akıl ile vahiy birbirinin karşısına konmaz: Allah’ın varlığı ve iyilikle kötülüğün temel bilgisi akılla kavranabilir; vahiy ise aklı tamamlar ve kulluğun ölçüsünü koyar. Ona göre kendisine tebliğ ulaşmasa bile insan, aklıyla Yaratıcı’sını bulmakla yükümlüdür; bu görüş, mektebinin akla verdiği değerin en çarpıcı ifadelerindendir. Bu dengeli yaklaşım; iman ile ameli birbirinden ayırması, tekfirden kaçınması ve dinde kolaylığı gözetmesiyle birleşerek geniş kitlelerin benimseyebileceği sağlam bir itikad çerçevesi sundu.
Manevi Mirası
Mâtürîdî 333 (944) yılında Semerkant’ta vefat etti ve âlimlerin defnedildiği Çâkerdîze mezarlığına gömüldü. Talebeleri Hakîm es-Semerkandî ve Abdülkerîm el-Pezdevî ile başlayıp Ebü’l-Muîn en-Nesefî ile zirveye ulaşan bir âlimler zinciri, onun mektebini sonraki asırlara taşıdı. Mâtürîdîlik özellikle Türkler arasında yayıldı; Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar boyunca Türk-İslam dünyasının hâkim itikadi mezhebi oldu. Bugün dünya Müslümanlarının çok büyük bir bölümü, Hanefî fıkhıyla birlikte Mâtürîdî akaidini takip etmektedir. Osmanlı medreselerinde asırlarca okutulan akaid metinlerinin omurgasını da onun görüşleri oluşturmuş; Semerkant’ta kabrinin bulunduğu alan günümüzde yeniden düzenlenerek anıt türbe hâline getirilmiştir. Aklı vahyin hizmetinde bir nimet sayan bu köklü gelenek, günümüz İslam düşüncesi tartışmalarında yeniden keşfedilmekte; imamın eserleri üzerine yapılan akademik çalışmalar her geçen yıl artmaktadır.