← İslam Alimleri

İbn Arabi

H. 560 / M. 1165, Mürsiye (Endülüs) — H. 638 / M. 1240, Şam

Tasavvuf — Vahdet-i Vücûd ekolü (Şeyh-i Ekber)

“Kalbim bütün sûretlere açık bir çayırdır. Ceylanlar için otlak, keşişler için manastır; putlar için tapınak, hacılar için Kâbe; Tevrat levhaları için ve Kur'an için.”

Muhyiddin İbnü’l-Arabî, tasavvuf düşüncesinin zirve isimlerinden biri olup kendisinden sonra “Şeyhü’l-Ekber” (en büyük şeyh) unvanıyla anılmıştır. 17 Ramazan 560 (28 Temmuz 1165) tarihinde Endülüs’ün Mürsiye (Murcia) şehrinde doğdu. Babası Ali b. Muhammed, devlet hizmetinde bulunan itibarlı bir zattı. Aile, İbn Arabî sekiz yaşındayken dönemin ilim merkezi İşbîliye’ye (Sevilla) taşındı; ilk tahsilini burada gördü, kıraat, hadis ve fıkıh okudu. Gençlik yıllarında geçirdiği derin bir manevi dönüşümle inzivaya yöneldi; bu dönemde büyük filozof İbn Rüşd’ün onunla bizzat görüşmek istediği ve genç sûfînin hâlinden derinden etkilendiği meşhurdur. İşbîliye yıllarında, aralarında Fâtıma bint İbnü’l-Müsennâ gibi kadın sûfîlerin de bulunduğu pek çok mürşidin sohbetinde bulundu; kendisi tasavvuf yoluna 580 (1184) yılı civarında kesin olarak girdiğini söyler.

İlim Yolculuğu

İbn Arabî, Endülüs ve Kuzey Afrika’yı şehir şehir dolaşarak devrinin âlim ve sûfîlerinden istifade etti. 1200 yılı civarında Doğu’ya yöneldi; Mısır ve Kudüs üzerinden 599’da (1202) Mekke’ye ulaştı. Harem-i şerifte geçirdiği yıllar son derece verimli oldu: en hacimli eseri el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye‘yi burada yazmaya başladı. Ardından Bağdat ve Musul üzerinden Anadolu’ya geçti; Konya ve Malatya’da uzun süre kaldı. Konya’da, sonradan düşüncesinin en büyük şârihi olacak üvey oğlu Sadreddin Konevî‘yi yetiştirdi. Selçuklu sultanlarından büyük hürmet gördü; ömrünün son dönemini geçireceği Şam’a 620 (1223) civarında yerleşti.

Eserleri ve Düşüncesi

İbn Arabî, İslam tarihinin en velûd müelliflerindendir; kendisine nispet edilen eser sayısı yüzlerle ifade edilir. Beş yüz altmış bablık el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, tasavvufun âdeta ansiklopedisidir; yazımı otuz yılı bulan bu dev külliyat, müellifin kendi elinden çıkan nüshasıyla günümüze ulaşmıştır. 627 (1229) yılında Şam’da, rüyasında Hz. Peygamber’in kendisine verdiğini söylediği Fusûsü’l-Hikem ise her bölümünü bir peygamberin hikmetine ayırdığı, üzerine yüzü aşkın şerh yazılmış en etkili kitabıdır. Mekke’de söylediği şiirleri topladığı Tercümânü’l-Eşvâk da meşhurdur. Adı onunla özdeşleşen vahdet-i vücûd öğretisi, bütün varlığın tek hakiki varlık olan Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisi olduğu düşüncesine dayanır; bu derin metafizik, kendisinden sonraki bütün tasavvuf düşüncesini şu ya da bu şekilde etkilemiştir.

Manevi Mirası

İbn Arabî 22 Rebîülâhir 638 (8 Kasım 1240) tarihinde Şam’da vefat etti ve Kāsiyûn dağı eteğindeki Sâlihiye semtine defnedildi. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferi dönüşünde kabrinin üzerine türbe, yanına da cami ve tekke yaptırarak bu mekânı ihya etti. Düşüncesi Sadreddin Konevî, Dâvûd-i Kayserî ve Molla Fenârî gibi isimler eliyle Anadolu ve Osmanlı düşüncesinin ana damarlarından biri hâline geldi; “Ekberiyye” adı verilen bu irfan mektebi, Fas’tan Hindistan’a ve Endonezya’ya kadar etkisini hissettirdi. Osmanlı ilim ve irfan çevrelerinde ona duyulan hürmet öylesine köklüdür ki Fusûs ile Fütûhât, irfan meclislerinin temel metinleri arasında asırlarca okutulmuş; şiirden düşünceye geniş bir alanda derin izler bırakmıştır. Lehinde ve aleyhinde asırlarca süren tartışmalara rağmen İbn Arabî, İslam metafiziğinin en derin ve en çok okunan yazarlarından biri olmaya bugün de devam etmektedir.