← İslam Alimleri

Hacı Bayram-ı Veli

H. 753 / M. 1352 – Solfasol, Ankara — H. 833 / M. 1430 – Ankara

Bayramiyye tarikatının kurucusu — Ehl-i Sünnet

“Nutkundan: Bilmek istersen seni, cân içre ara cânı; geç cânından bul ânı, sen seni bil, sen seni.”

Hacı Bayram-ı Velî, asıl adıyla Numan, Hicrî 753 (Milâdî 1352) yılında Ankara’nın Solfasol köyünde, çiftçi bir ailenin evladı olarak doğdu. Medrese tahsilini tamamlayarak Ankara’da Kara Medrese’de müderris oldu; devrinin saygın âlimlerindendi. Solfasol’da başlayan bu hayat, Anadolu’da ilmiye yolundan tasavvufa geçişin en meşhur örneklerinden biri olacaktı. Hayatı, Kayseri’deki mürşid Somuncu Baba’nın davetiyle değişti: şeyhin halifesi Şücâ-yı Karamânî’nin getirdiği davet üzerine Kayseri’ye gitti; bir kurban bayramında gerçekleşen buluşmada şeyhi ona ‘iki bayramı birden kutladık’ diyerek ‘Bayram’ adını verdi. Müderrisliği bırakıp bu kapıya bağlandı; şeyhiyle birlikte hacca gittiği kaydedilir ve onun Hicrî 815’teki (Milâdî 1412) vefatına kadar hizmetinde bulundu.

Bayramiyye: Anadolu’nun Öz Tarikatı

İrşad makamına geçince Ankara’ya döndü ve Anadolu topraklarında doğmuş bir velinin kurduğu ilk tarikat olan Bayramiyye’yi tesis etti. Ankara Savaşı’nın ardından Fetret Devri’nin yaraladığı Anadolu’da dergâhı, bir gönül ocağı olduğu kadar bir emek ocağıydı: müritleriyle birlikte ekin eker, burçak hasadında imece usulünü işletir, toplanan zahireyi muhtaçlara dağıtırdı; esnaf ve çiftçi, ahi geleneğiyle kaynaşan bu yolda kendini buldu. Yol; ilmi, alın terini ve zikri tek bir hayat nizamı hâlinde birleştiriyordu. Hakkındaki şikâyetler üzerine Edirne’ye çağrıldığında Sultan II. Murad kendisiyle görüşüp hürmet gösterdi; Edirne’de bir süre kalıp Eski Cami’de vaaz ettiği kaydedilir. Padişah müritlerine vergi muafiyeti tanıdı; menkıbeye göre bunun üzerine müritlerinin sayısının tespiti istenince Hacı Bayram bir çadır kurup gerçek dervişlerini kurban etmek üzere çağırmış, yalnızca bir buçuk müridin çıkmasıyla yolun dava değil sadakat yolu olduğunu göstermişti. Rivayete göre padişahın İstanbul’un fethine dair sorusuna da, fethin beşikteki şehzade Mehmed ile kendi müridi Akşemseddin’e nasip olacağı cevabını verdi.

Talebeleri: Bir Neslin Mayası

Asıl mirası insan yetiştirmekti. İstanbul’un manevi fatihi Akşemseddin, damadı ve Türk tasavvuf edebiyatının büyük şairi Eşrefoğlu Rumi, Muhammediye müellifi Yazıcıoğlu Mehmed ile Envârü’l-Âşıkîn sahibi kardeşi Ahmed Bîcan onun ocağından feyz aldı; Eşrefoğlu’nu kızıyla evlendirerek İznik’e irşad için göndermişti. Vefatından sonra yolu iki büyük kola ayrıldı: Akşemseddin’in temsil ettiği Şemsiyye ile Ömer Sıkkînî’ye nispet edilen Melâmiyye; her iki kol da Osmanlı coğrafyasında asırlarca yaşadı. Türkçe söylediği ilahiler, Anadolu irfanının en sevilen metinleri arasındadır; ‘Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihân âresinde’ mısraıyla başlayan nutku, üzerine şerhler yazılan bir irfan hazinesi olmuştur.

Manevi Mirası

Hicrî 833 (Milâdî 1430) yılında Ankara’da vefat etti. Türbesi, adını taşıyan caminin bitişiğinde, Ankara’nın kalbinde asırlardır ziyaretgâhtır; cami ve türbe, antik Ogüst Mabedi’nin hemen yanında yükselir ve çevresi bugün de şehrin manevi merkezidir. Kendi köyünden çıkıp kendi diliyle söyleyen, toprağı işleyen ve gönülleri birleştiren bu veli, Anadolu’da ilmin, emeğin ve irfanın el ele yürüyebileceğinin en parlak örneği sayılır; yetiştirdiği nesil, İstanbul’un fethinden Osmanlı düşüncesinin kuruluş asrına kadar uzanan derin bir tesir bırakmıştır.