← İslam Alimleri

Hasan-ı Basri

H. 21 / M. 642 – Medine — H. 110 / M. 728 – Basra

Tâbiîn — Ehl-i Sünnet zühd geleneğinin öncüsü

“Ey Âdemoğlu! Sen günlerden ibaretsin; bir gün geçti mi, senin bir parçan da gitmiş demektir.”

Hasan bin Ebi’l-Hasan el-Basrî, Hicrî 21 (Milâdî 642) yılında Medine’de doğdu. Annesi Hayre, müminlerin annesi Ümmü Seleme’nin azatlısıydı; bu sayede çocukluğu sahabe evlerinin bereketli ikliminde geçti. Hz. Osman’ın hutbelerini dinledi, aralarında Enes bin Malik’in de bulunduğu pek çok sahabeyle görüştü. Raşid halifeler devrinin sonuna yetişen bu çocuk, ömrünü Emevî asrının fitneleri içinde ümmete istikamet göstermekle geçirecekti. Yerleştiği Basra ise fetih ordularının üssü ve yeni Müslüman olmuş toplulukların harman olduğu genç, hareketli bir merkezdi.

İlim ve İrşad Yolculuğu

Gençliğinde Horasan seferlerine kâtip olarak katıldı; ardından Basra’ya yerleşerek ömrünü bu şehirde ilim ve irşada adadı. Basra’daki ders halkası, İslam tarihinin en tesirli ilim meclislerinden biri oldu. Fesahati, samimiyeti ve kalpleri titreten vaazlarıyla bütün tabakalardan insanları etrafında topladı; kendisini dinleyenler, sanki ahireti gözleriyle görmüş bir adamın konuştuğunu söylerdi. Halkasında tefsir, hadis ve fıkıh iç içe okutulur; ilim, amelden ve kalp inceliğinden ayrı düşünülmezdi. Bu meclisten Katâde bin Diâme, Eyyûb es-Sahtiyânî ve Yûnus bin Ubeyd gibi büyük âlimler yetişti. Dünyanın geçiciliğini, ölümü ve hesabı hatırlatan sözleri, daha hayattayken derlenip elden ele dolaşıyordu; bu hikmetli sözler, sonraki asırlarda zühd ve ahlak kitaplarının en çok başvurduğu sermaye oldu. Adaletiyle meşhur halife Ömer bin Abdülaziz ile mektuplaştı; ona yazdığı zühd ve nasihat mektupları bu edebiyatın ilk şaheserlerinden sayılır; bir mektubunda dünyayı, dokunuşu yumuşak fakat zehri öldürücü bir yılana benzettiği nakledilir. Aynı halife devrinde bir süre Basra kadılığı vazifesini de yürüttü.

Cesareti ve İtidali

Zalim vali Haccâc’ın karşısında hakkı söylemekten çekinmemesi, âlim cesaretinin timsali olarak anlatılagelir; onun icraatını açıkça tenkit ettiği için bir dönem gizlenmek zorunda kaldı. Bununla birlikte fitne zamanlarında silahlı isyanı değil, sabrı ve ıslahı öğütledi; İbnü’l-Eş’as isyanı gibi büyük karışıklıklarda halkı silaha sarılmaktan sakındırdı, ıslahın yolunu kalplerin ıslahında gördü. Kader tartışmalarının alevlendiği bir devirde itidalli çizgisiyle Ehl-i Sünnet düşüncesinin öncülerinden oldu. Meşhur rivayete göre talebesi Vâsıl bin Atâ’nın büyük günah meselesindeki görüşü yüzünden ders halkasından ayrılması, Mutezile mezhebinin doğuşunun başlangıcı sayılmıştır.

Manevi Mirası

Rivayet ettiği hadisler, hikmetli sözleri ve zühd anlayışı, kendisinden sonra gelen bütün nesilleri besledi; tasavvuf yolunun silsileleri, sahabe neslinden sonra çoğunlukla onun adında birleşir; sonraki asırlarda kurulan pek çok tarikatın silsilesinde adı temel halka olarak zikredilmiştir. Rivayetleri temel hadis kaynaklarında yer almış, tefsire dair görüşleri Taberî’den itibaren büyük tefsirlerde nakledilegelmiştir. Bu yönüyle hem müfessir ve muhaddis, hem de İslam ahlak ve tasavvuf geleneğinin kurucu siması sayılır. Sözleri, Gazzâlî başta olmak üzere ahlak ve tasavvuf müelliflerinin eserlerini süslemiş, vaaz edebiyatının değişmez sermayesi olmuştur.

Hicrî 110 (Milâdî 728) yılında Basra’da vefat etti; vefatının bir cuma gününe denk geldiği kaydedilir. Cenazesine şehir halkının tamamına yakınının katıldığı, o gün mescidde ikindi cemaatinin dahi kalmadığı nakledilir. Bir asra yaklaşan ömrü, sahabe devrinin nuru ile sonraki nesillerin arayışı arasında kurulmuş sağlam bir köprü olarak anılagelmiştir.