Yahya bin Şeref en-Nevevî, Hicrî 631 (Milâdî 1233) yılında Şam yakınlarındaki Neva köyünde doğdu. Yaşadığı devir, Moğol istilasının Bağdat’ı yıktığı, Haçlı kalıntılarının sahilleri tuttuğu ve Memlük Devleti’nin İslam dünyasının hamiliğini üstlendiği çalkantılı bir asırdı. Ayn Câlût zaferiyle Moğol ilerleyişinin durdurulduğu yıllarda o, Şam’da ilmin surlarını tahkim ediyordu. Babasının dükkânında çalışırken bile Kur’an’dan ayrılmayan çocuğun istidadını fark edenler, onu ilme yönlendirdi.
İlim Yolculuğu
On sekiz yaşında Şam’a giderek Revâhiyye Medresesi’ne yerleşti; günde on iki ayrı ders okuyacak kadar yoğun bir tahsil hayatı sürdü. Fıkıh, hadis, usul, dil ve kıraat sahalarında Şam’ın önde gelen âlimlerinden okudu; vaktinin tek bir ânını dahi boşa geçirmemesiyle meşhur oldu. Bir ara tıp tahsiline niyetlenip kalbinin karardığını hissederek vazgeçtiğini ve kendini bütünüyle dinî ilimlere verdiğini bizzat anlattığı nakledilir. Kısa sürede ders verecek dereceye ulaştı ve Hicrî 665’te, henüz otuzlu yaşlarının ortasında, Şam’ın en itibarlı hadis kurumu olan Eşrefiyye Dârülhadisi’nin başmüderrisliğine getirildi; bu vazifeyi vefatına kadar sürdürdü.
Eserleri ve Tesiri
Şafii fıkhında devrinin imamı hâline geldi; Minhâcü’t-Tâlibîn adlı eseri mezhebin temel metni olarak asırlarca okutuldu, üzerine yazılan şerhler Şafii literatürünün omurgasını oluşturdu. Mezhepte onun ve Râfiî’nin ortak tercihleri sonraki fakihler için bağlayıcı ölçü kabul edilmiş, ikisine birden mezhebin ‘şeyhayn’ı denilmiştir. Ravdatü’t-Tâlibîn ile, tamamlamaya ömrünün yetmediği hacimli fıkıh külliyatı el-Mecmû da mezhebin temel kaynaklarındandır. Hadiste Sahih-i Müslim’e yazdığı şerh (el-Minhâc), bu sahanın zirve eserlerinden sayılır. Halk için kaleme aldığı Riyâzü’s-Sâlihîn, el-Ezkâr ve kırk iki hadis ihtiva eden derlemesi el-Erbaûn, İslam dünyasında en çok okunan kitaplar arasına girdi; el-Erbaûn üzerine sayısız şerh yazıldı. Riyâzü’s-Sâlihîn, ayet ve hadisleri ahlak ve ibadet konuları etrafında derleyen muhtasar bir rehberdir; el-Ezkâr ise günlük hayatın her ânına dair dua ve zikirleri toplar. Ricâl ilmine dair Tehzîbü’l-Esmâ ve’l-Lugāt ile Süyûtî’nin Tedrîbü’r-Râvî adlı şerhiyle birlikte hadis usulünün klasik ders kitabı hâline gelen et-Takrîb de ilim ehlinin elinden düşürmediği eserlerindendir.
Cesareti ve Manevi Mirası
İlmi kadar cesaretiyle de anıldı: Moğol tehdidine karşı sefer hazırlığı gerekçesiyle halktan ek vergiler toplanmak istendiğinde, Sultan Baybars’a yazdığı mektuplarla halka yüklenen ağır vergilere karşı çıktı; ulemanın baskı altına alınmasına direnip hükümdarın huzurunda hakkı söylemekten çekinmedi ve sultanın öfkesine rağmen tavrından dönmedi. Kendisine yakıştırılan Muhyiddin lakabından hoşlanmadığı, dinin zaten diri olduğunu söylediği nakledilir. Son derece sade yaşadı; kendisine bağlanan tahsisatı almadığı, kitap ve ilim dışında dünyalık edinmediği kaydedilir; medresedeki dar odasında kitapları arasında ömür sürdü, hiç evlenmedi; ömrünü ilme, ibadete ve telife vakfetti. İki yıl boyunca yanını yere koymadan çalıştığını talebesine bizzat anlattığı nakledilir.
Hicrî 676 (Milâdî 1277) yılında, henüz kırk beş yaşındayken doğduğu köy olan Neva’da vefat etti. Kısa ömrüne sığdırdığı külliyat, onu İslam ilim tarihinin en verimli müelliflerinden biri yapmıştır; Riyâzü’s-Sâlihîn bugün dünyanın dört bir yanındaki camilerde ve evlerde okunmaya devam etmekte, adı ihlasla yazılan eserin kalıcılığına delil gösterilmektedir.