Bu kıssa, Benî İsrâil kavminin tabiatında kökleşmiş bâzı hususiyetleri idrak etmemize vesile olmaktadır. Yüce Allah, onları zilletin ve perişanlığın pençesinden kurtarmak üzere Hazret-i Musa’yı (aleyhisselâm) onlara peygamber olarak göndermiş, kudret-i ilâhiyyesiyle denizi yararak onlara bir geçit açmış ve böylece feci âkıbetten necât bulmalarını sağlamıştı.
Ne var ki, bu muazzam mûcizenin taze hatırası henüz zihinlerinde capcanlıyken, denizden geçişlerinin ardından putlara tapan bir topluluğa rastlamışlar ve daha dün ilâhî kudrete şahit olmuş olmalarına rağmen, akıllara durgunluk veren bir cüretle Hazret-i Musa’ya dönerek: ‘Bize de onların ilâhları gibi ilâhlar yap!’ talebinde bulunmuşlardı.
Hazret-i Musa’nın (aleyhisselâm) Rabbinin huzuruna, Tûr Dağı’na münâcât için ayrıldığı bir vakitte ise, içlerinden Sâmirî adında bir şahıs, onların bu sapkın eğiliminden istifade ederek, altından bir buzağı heykeli yapmış ve Benî İsrâil kavmi de bunu derhal bir ilâh edinerek ibadete koyulmuştu.
Bu hadisenin derinliklerini daha iyi anlamak adına, metinde nakledilen bir diyalog dikkat çekicidir: Bir Yahudi âlimi ile Mü’minlerin Emîri, ilmin kapısı Hazret-i Ali (kerremallâhu vechehû) arasında geçen bir sohbet.
Hazret-i Ali (radıyallâhu anh), Yahudilerin buzağıya tapma vakasını hatırlatarak, kendi peygamberleri aralarında yaşarken dahi putperestliğe meyletmeleri ve hakikatten yüz çevirerek yoldan sapmaları gibi köklü bir zaafiyetlerine işaretle cevap vermişti. Bu durum, onların tabiatındaki değişmez bir kırılganlığı ve ilâhî hakikatlere karşı duyarsızlığı gözler önüne sermektedir.