Henüz yoldayken Muvasatî sözüne başladı ve içli bir teessürle dile geldi:
“Ah, Mesken ile Veylam! İkisi de şimdi Meliklerin annesi Ahnaf’ın hanesinde ebedi uykularına yatmışlar. Ne hazin bir kaderdir ki, gözlerinde hayatın pırıltısı, ruhunda dolgun bir canlılık taşıyan o yavruyu henüz fidan yaşında görüyoruz. Şimdi geçmiş günlerin anısına gözyaşı dökmek mukadder kılındı. Onun kendine mahsus yolculuğunu hatırlamaktan kendimi alamıyorum. Böylesi bir vedayı kabullenmek ne mümkün olabilir!
İnsan, hayatın çemberinde boğulurken dahi, böylesine merhametli bir evladın ömrünün devamını arzu etmez miydi? Ey küçük Mesken! Senin için en büyük teselli, onun hayatta olması olurdu, oysa o şimdi huzurla medfundur. Acıları dinmiş, çektiği eziyetler nihayet bulmuştur; toprağın şefkatli örtüsü küçük bedenini sarmıştır. Artık hiçbir şey onun duygularını incitmeyecek, bundan sonra hüzün bilmeyecek.
Şimdi biz ona üzülmemeliyiz; bilakis, ondan sonra hayatta kalanların talihsizliğine yanmalıyız.”