← İslam Alimleri

Ahmed er-Rifai

H. 512 / M. 1118 – Hasen köyü, Batâih (Güney Irak) — H. 578 / M. 1182 – Ümmü Abîde (Irak)

Şafii — Rifaiyye tarikatının piri, Ehl-i Sünnet

“Bütün yolları denedim; Hakk'a, tevazu, muhtaçlığını bilme ve kalp kırıklığından daha kestirme bir yol görmedim.”

Seyyid Ahmed er-Rifâî, Hicrî 512 (Milâdî 1118) yılında Güney Irak’ta, Vâsıt ile Basra arasındaki bataklık bölge Batâih’in Hasen köyünde doğdu. Soyu Hz. Hüseyin’e ulaşır; ‘Rifâî’ nisbesini, kaynakların çoğuna göre Rifâa adlı bir ceddinden aldı. Sazlıklarla kaplı, çetin tabiatlı Batâih, o asırlarda dünyadan el çekmiş zâhidlerin ve dervişlerin sığınağıydı; Rifâî böyle bir iklimde dünyaya geldi. Babasını küçük yaşta kaybedince, devrin tanınmış şeyhlerinden dayısı Mansûr el-Batâihî’nin himayesinde büyüdü.

İlim Yolculuğu

Vâsıt’ta Ebu’l-Fazl el-Vâsıtî’den Şafii fıkhı okudu; kıraat, tefsir ve hadiste derinleşti. Hocası, zâhir ve bâtın ilimlerindeki kemalinden dolayı ona, iki sancak sahibi manasında ‘Ebu’l-Alemeyn’ künyesini verdi ve kendisine icazetle birlikte hırka giydirdi. Dayısı Mansûr el-Batâihî, Hicrî 540 (Milâdî 1145) yılında vefat ederken irşad makamını ona vasiyet etti; Rifâî henüz yirmili yaşlarının sonundayken Batâih dervişlerinin başına geçti.

Hizmet ve Tevazu Ahlakı

Ümmü Abîde köyündeki dergâhını, devrin en büyük irfan ve hizmet merkezlerinden biri hâline getirdi. Binlerce insanın barındığı bu külliyede her gün kazanlar kaynar, gelen geçen doyurulurdu; öğretisinin özü tevazu, merhamet ve hizmetti. Hastaların, kimsesizlerin, cüzzamlıların bakımını bizzat üstlenir, yoksullara sırtında odun taşır, ‘kibirden bir zerre taşıyan bu kapıdan geçemez’ derdi. Rivayetlere göre yolda rastladığı hastaları sırtında taşır, cüzzamlıların çamaşırlarını elleriyle yıkar, hasta ve sahipsiz hayvanlara dahi şefkatle bakardı; bu engin merhamet, dergâhının kapısını herkese açtı. Ona göre en büyük keramet, istikamet üzere yaşamaktı. Hicrî 555 yılındaki haccında, Ravza-i Mutahhara önünde ceddi Resûlullah’a hitaben söylediği beyitlerin ardından kabirden uzanan mübarek eli öptüğü rivayet edilir; bu hadise, Rifâî muhabbetinin asırlar boyu dilden dile aktarılan menkıbelerindendir. Vaazlarından derlenen el-Burhânü’l-Müeyyed, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı bağlı tasavvuf anlayışının berrak bir belgesidir; sohbetlerinden müritlerince kayda geçirilen mecmualar da öğretisini günümüze taşımıştır. Şeriat ölçüsünü aşan her türlü iddiayı reddeder, müritlerini el emeğine ve hizmete yönlendirirdi; sonradan bazı çevrelerin tarikata kattığı şiş ve ateş gösterilerinin onun öğretisinde yeri yoktur.

Rifaiyye ve Manevi Mirası

Hicrî 578 (Milâdî 1182) yılında Ümmü Abîde’de vefat etti ve dergâhına defnedildi. Kendisine nispet edilen Rifâiyye, İslam dünyasının ilk büyük tarikatlarından biri olarak Irak’tan Mısır’a, Suriye’den Anadolu ve Balkanlar’a yayıldı; yüksek sesle icra edilen cehrî zikri, Osmanlı şehirlerinin manevi hayatının tanıdık seslerinden biri oldu. Anadolu’da Rifâîlik erken devirlerden itibaren tanındı; seyyah İbn Battûta, on dördüncü yüzyılda çıktığı yolculuklarda hem Ümmü Abîde’deki ana dergâhı ziyaret ettiğini hem de Anadolu’da bu yolun dervişlerine rastladığını yazar. Soyundan gelenler ve halifeleri irşadı sürdürdü; tarikatın kolları Mısır ve Suriye üzerinden Afrika içlerine kadar ulaştı. Onun tevazuu, asırlar boyunca sufi ahlakının ölçüsü sayıldı; Hakk’a giden en kestirme yolun tevazu, muhtaçlığını bilme ve kalp kırıklığı olduğunu bildiren sözü, tasavvuf edebinin temel düsturlarından biri olarak bugün de nakledilir.