Ebu Yakub Yusuf el-Hemedânî, Hicrî 440 (Milâdî 1048) yılında Hemedan yakınlarındaki Bûzenecird köyünde doğdu. Doğumu, Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluş yıllarına rastlar; uzun ömrü, Melikşah ve Sultan Sencer devirlerinin ilim hayatı içinde geçti. Selçukluların kurduğu Nizamiye medreseleri, İslam dünyasının dört bir yanından talebeleri Bağdat’a çekiyor; Horasan ve Mâverâünnehir, medrese ile dergâhın yan yana yükseldiği bir irfan coğrafyası hâline geliyordu.
Medreseden Dergâha
On sekiz yaşında ilim için Bağdat’a gitti; Nizamiye Medresesi’nde, devrin en büyük Şafii fakihi Ebu İshak eş-Şîrâzî’nin derslerine katıldı ve hocasının özel iltifatını kazandı. Fıkıhta Hanefi mezhebini benimsedi; Isfahan, Semerkant ve Buhara’da hadis dinledi. Parlak bir medrese kariyerinin ortasında yönünü değiştirdi: cedel ve münazara ilmini bırakıp zühd ve irşad yoluna girdi. Tasavvuf terbiyesini, Nakşibendî silsilesinde Harakānî’den sonraki halka kabul edilen Ebu Ali el-Fârmedî‘den aldı; bu yönüyle İmam Gazâlî ile aynı mürşidin sohbetinde yetişmiş oldu. Menâkıb kaynakları onun defalarca hacca gittiğini, ilim ve irşad için ömrü boyunca sayısız yolculuk yaptığını, pek çok gayrimüslimin onun elinde İslam’la şereflendiğini nakleder.
Merv ve Herat’ı merkez edinerek yarım asra yakın irşadda bulundu; dergâhı, her tabakadan insanın akın ettiği bir hikmet ocağı hâline geldi ve kendisine ‘zamanının Kâbe’si’ dendi. İleri yaşında Bağdat’a giderek Nizamiye Medresesi’nde vaaz ettiği, fakihlerle sufilerin bu meclislerde yan yana oturduğu nakledilir. Dergâhında ilim ile zikri birlikte yürütür; talebelerine önce fıkıh ve hadis okutur, sonra kalp terbiyesine geçerdi. Yamalı hırkasıyla dolaşır, el emeğiyle geçinmeyi ve kimseden bir şey istememeyi yolunun esası sayardı. Helal kazanca, sünnete bağlılığa ve halka hizmete dayalı sade tasavvuf anlayışı, Orta Asya irfanının karakterini belirledi. Rütbetü’l-Hayât adlı Farsça eseri, hayat mertebelerini işleyen bu öğretinin özlü bir ifadesidir.
Halifeleri ve Silsiledeki Yeri
Tarihteki en büyük hizmeti, yetiştirdiği halifelerdir. Kaynaklar dört büyük halifesini sayar: Abdullah-ı Berakī, Hasan-ı Endâkī, Ahmed Yesevî ve Abdülhâlik Gücdüvânî. Bunlardan Türk dünyasının piri Ahmed Yesevî, hikmetleriyle bozkırın gönlünü İslam’a açtı; Abdülhâlik Gücdüvânî ise Nakşibendîliğin temel düsturlarını koyan Hâcegân yolunun kurucu halkası oldu. Böylece hem Yesevîlik hem Nakşibendîlik, silsilelerinin başında Yusuf Hemedânî’yi anar; bu yönüyle o, Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan manevi zincirin kaynağıdır. Vefatından sonra irşad makamına sırasıyla bu dört halifesi geçti; Gücdüvânî’nin ortaya koyduğu ‘kelimât-ı kudsiyye’ düsturları, Nakşibendî yolunun temel taşları olarak onun mektebinin devamı sayılır.
Manevi Mirası
Onun mektebinden yayılan irfan, Orta Asya’nın Türk boyları arasında İslam’ın gönül diliyle kök salmasında belirleyici oldu; Yesevî dervişleri bu mirası zamanla Anadolu’ya ve Balkanlar’a taşıdı. Medrese ilmiyle dergâh edebini birleştiren çizgisi ve sade yaşayışı, sonraki mürşidler için örnek alındı.
Hicrî 535 (Milâdî 1140) yılında, Herat’tan Merv’e dönerken yolda vefat etti; kabri Merv’dedir ve asırlardır ziyaretgâhtır. Bugün Türkmenistan sınırları içinde kalan türbesi, Orta Asya’nın en çok ziyaret edilen manevi makamlarından biri olmayı sürdürmekte; iki büyük yolun kaynağındaki bu mürşidin adı, silsile okunan her mecliste hürmetle anılmaktadır.