← İslam Alimleri

Akşemseddin

H. 792 / M. 1390 – Şam — H. 863 / M. 1459 – Göynük (Bolu)

Bayramiyye (Şemsiyye kolunun piri) — Ehl-i Sünnet

“Mâddetü'l-Hayât'ından: Hastalıkların insanlarda kendiliğinden ortaya çıktığını sanmak yanlıştır; hastalık, insandan insana gözle görülemeyecek kadar küçük tohumlar vasıtasıyla bulaşır.”

Akşemseddin, asıl adıyla Mehmed Şemseddin bin Hamza, Hicrî 792 (Milâdî 1390) yılında Şam’da doğdu; nesebinin Hz. Ebu Bekir’e ulaştığı kaydedilir. Ailesi küçük yaşta, o devirde şehzadelerin yetiştiği köklü bir ilim merkezi olan Amasya’nın çevresine, Kavak nahiyesine göç etti; babası Şeyh Hamza da bölgede hürmet gören bir zattı. Küçük yaşta hafız oldu, güçlü bir medrese tahsili gördü ve Osmancık’ta müderris oldu.

Hacı Bayram Kapısında

Manevi arayışı onu önce Haleb’e, devrin tanınmış şeyhi Zeynüddin el-Hâfî’ye yöneltti; fakat rivayete göre orada gördüğü bir rüya — boynundaki zincirin ucunun Ankara’daki Hacı Bayram’ın elinde olduğunu görmesi — üzerine geri döndü ve Hacı Bayram-ı Velî’nin kapısına vardı. Dergâhın en ağır hizmetlerine koşuldu; şeyhinin yanında hem sülûkünü kısa sürede tamamladı hem de en gözde halifesi oldu. Beyaz kıyafetleri ve nurani siması sebebiyle ‘Akşeyh’ ve ‘Akşemseddin’ diye anıldı. Şeyhinin vefatından sonra Beypazarı ve İskilip taraflarında bulundu; ardından Göynük’e yerleşip mescid kurdu ve irşadını buradan yürüttü.

Tababeti ve Eserleri

İlmi çok yönlüydü: din ilimlerinin yanında tıpta devrinin en ilerisindeydi. Mâddetü’l-Hayât adlı Türkçe eserinde hastalıkların, gözle görülemeyecek kadar küçük tohumlar aracılığıyla insandan insana bulaştığını yazdı; bu tespit, mikrop fikrinin tarihteki en erken ifadelerinden biri kabul edilir ve Batı’da benzer görüşlerin dile getirilmesinden yaklaşık bir asır öncesine aittir. Hastalarını bitkilerden hazırladığı ilaçlarla tedavi ettiği, tıp bilgisini dergâhında da hizmete koştuğu kaydedilir. Devrinde ‘tabîb-i ebdân ve tabîb-i kulûb’ — bedenlerin ve kalplerin tabibi — diye tanındı. Tasavvufa yöneltilen itirazlara cevap verdiği Risâletü’n-Nûriyye ile velilik mertebelerini anlattığı Makāmât-ı Evliyâ, kaleminden çıkan başlıca eserlerdendir.

İstanbul’un Fethindeki Yeri

Sultan II. Murad devrinden itibaren saraya tanınan Akşemseddin’in, şehzade Mehmed’in yetişmesinde emeği olduğu kabul edilir. Tarih sahnesindeki en büyük rolü İstanbul kuşatmasındadır: genç padişah II. Mehmed’in hocası olarak ordunun maneviyatını ayakta tuttu; donanmanın uğradığı başarısızlığın ardından ümitsizliğin yayıldığı en buhranlı günlerde padişaha yazdığı ve bugüne ulaşan mektuplarıyla sebat telkin etti, kuşatmanın sürdürülmesini istedi ve fethin müjdesini verdi. Fetihten sonra, sahabeden Ebu Eyyûb el-Ensârî’nin kabrinin yerini tespit etmesi, Eyüp Sultan semtinin ve türbesinin kuruluşuna vesile oldu; fethin ardından Ayasofya’da kılınan ilk cuma namazında hutbeyi onun okuduğu nakledilir. Nakledildiğine göre Fatih, kendisine intisap edip dervişlik yolunu tutmak isteyince Akşemseddin buna izin vermedi; adaletle hükmetmenin padişah için en büyük kulluk olduğunu hatırlattı.

Fethin ardından şöhretten uzaklaşıp Göynük’e çekildi; ömrünün son yıllarını ders, ibadet ve telifle geçirdi. Hicrî 863 (Milâdî 1459) yılında orada vefat etti; türbesi Göynük’tedir ve Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırıldığı kaydedilir. Bayramiyye’nin Şemsiyye kolunun piri sayılır; oğlu Hamdullah Hamdi, Yûsuf u Züleyhâ mesnevisiyle divan edebiyatının usta şairlerinden olmuştur. İlmi, irfanı ve fetihteki hizmetiyle Osmanlı maneviyatının zirve isimlerinden sayılan Akşemseddin, hem bir fetih müjdecisi hem de bulaşıcılık fikrini asırlar önce yazan bir ilim öncüsü olarak anılır.