Sadreddin Muhammed bin İshak el-Konevî, Hicrî 606 (Milâdî 1210) civarında Malatya’da doğdu; nisbesini, ömrünü geçirdiği Konya’dan alır. Babası, Anadolu Selçuklu sarayında itibarlı bir âlim ve devlet adamı olan Mecdüddin İshak’tı; Muhyiddin İbn Arabi’nin Anadolu’ya gelişine vesile olan da bu dostluktur. Babasının vefatından sonra annesiyle evlenen İbn Arabi’nin himayesinde büyüdü; böylece çağın en büyük irfan deryasının hem üvey evladı hem de en yakın talebesi oldu. Şam’da onun yanında yetişti, eserlerini bizzat kendisinden okudu; İbn Arabi’nin işaretiyle, devrin coşkun sufilerinden Evhadüddin-i Kirmânî’nin sohbetinde de seyrü sülûkünü ilerletti ve onunla birlikte hac yolculuğuna çıktı.
Konya Yılları ve Eserleri
Moğol baskısının Doğu’yu sarstığı o çağda Anadolu’nun ilim sığınağı olan Selçuklu başkenti Konya’ya yerleşerek ömrünü ders, telif ve irşada adadı; evinde hadis meclisleri kurdu, devrin âlimleri bu meclislerden icazet aldı. İbn Arabi, Fusûsu’l-Hikem’i bizzat kendisine okutmuş ve rivayet icazeti vermişti; Fusûs okuma geleneğinin silsilesi bu sebeple ona dayanır. İbn Arabi’nin okyanus misali dağınık mirasını süzüp sistemli bir düşünce hâline getiren odur: Miftâhü’l-Gayb, tasavvuf metafiziğinin ilk düzenli metni sayılır; Fusûsu’l-Hikem’in anahtarı olan el-Fükûk, vahdet-i vücud düşüncesinin çetin meselelerini çözer; en-Nusûs bu metafiziğin özlü bir hulasasıdır; Fâtiha tefsiri İ’câzü’l-Beyân işârî tefsirin zirvelerinden, kırk hadis şerhi ise hadis ilmindeki derinliğinin belgesidir. Devrin büyük filozofu ve astronomu Nasîrüddin et-Tûsî ile yaptığı mektuplaşma, akıl ile keşfin sınırlarını tartışan seçkin bir ilmî belgedir.
Mevlânâ ile Dostluğu
Konya’da Mevlânâ Celâleddin ile derin bir dostluk kurdu; biri medresede ve metafizikte, diğeri semâda ve şiirde aynı hakikati dile getiren bu iki büyük gönül, birbirlerine büyük hürmet gösterir, sohbetlerde buluşurlardı. Mevlânâ vefat ettiğinde cenaze namazını, vasiyeti üzerine Konevî kıldırdı; namazı kıldırırken derin bir sarsıntı geçirdiği nakledilir. Kendisi de ondan birkaç ay sonra, Hicrî 673 (Milâdî 1274) yılında Konya’da vefat etti.
Talebeleri ve Manevi Mirası
Ders halkasından, Fusûsu’l-Hikem’e ilk tam şerhi yazan Müeyyedüddin Cendî, Lemaât’ı onun derslerinin ilhamıyla kaleme aldığı kaydedilen Fahreddin Irâkî ve büyük şârih Saîdüddin Fergānî gibi Ekberî mektebin kurucu isimleri yetişti; astronomi ve tıp âlimi Kutbüddin Şîrâzî de ondan okudu. Vahdet-i vücud düşüncesi onun süzgecinden geçerek medrese diline kavuştu; ilk Osmanlı şeyhülislamı Molla Fenârî’nin Miftâhü’l-Gayb’a yazdığı Misbâhü’l-Üns şerhiyle bu düşünce, Osmanlı ilim geleneğinin merkezine yerleşti ve yüksek seviyeli derslerde asırlarca okutuldu. Vasiyetinde gösterişten kaçınılmasını, kabri üzerine bina yapılmamasını istedi; felsefeye dair kitaplarının satılıp bedelinin sadaka olarak dağıtılmasını, tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarının ise vakfedilmesini de vasiyet etti. Kabri, Konya’da adını taşıyan caminin yanında sade bir açık türbedir. Vakfettiği kitapların bir kısmı, üzerlerindeki kendi el yazısı notlarla birlikte günümüze ulaşmış olup Konya’daki Yusuf Ağa Kütüphanesi’nde muhafaza edilmektedir; Konevî ocağı, Konya’nın manevi haritasında Mevlânâ dergâhıyla birlikte anılan bir merkez olmayı sürdürmektedir.