Mekke sokaklarında adı anıldığında insanların çekindiği bir adam vardı: Hattab oğlu Ömer. Uzun boylu, güçlü, sert mizaçlı; Kureyş’in en cesur ve en inatçı adamlarından biriydi. İslam davetinin ilk yıllarında Ömer, bu yeni dinin en azılı düşmanlarındandı. Müslümanlara sert davranıyor, atalarının dinini terk edenleri affetmiyordu. Oysa Peygamber Efendimiz, ellerini açmış şöyle dua ediyordu: “Allah’ım! İslam’ı iki Ömer’den biriyle aziz kıl.” Kastettiği, Ömer bin Hattab ile Amr bin Hişam’dı. Dua, birincisi için kabul olacaktı.
Bir gün Ömer, kararların en karasını verdi: Bu işi kökünden bitirecek, Muhammed’i öldürecekti. Kılıcını kuşandı ve yola koyuldu. Yolda Nuaym bin Abdullah ile karşılaştı. Nuaym, onun yüzündeki öfkeyi okudu: “Nereye böyle ya Ömer?” Ömer niyetini gizlemedi: “Muhammed’e gidiyorum. Kureyş’i birbirine düşüren o adamın işini bitireceğim.” Nuaym, gizlice Müslüman olmuştu; Efendimizi korumak için Ömer’in öfkesini başka yöne çevirdi: “Önce kendi evine bak ya Ömer! Kız kardeşin Fatıma ve eniştenin Said, Muhammed’in dinine girdiler.”
Ömer için bu, yıldırım çarpması gibiydi. Yönünü değiştirdi, kız kardeşinin evine yürüdü. Eve yaklaştığında içeriden bir ses geliyordu: Habbab bin Eret, karı kocaya bir sayfadan Kur’an okuyordu. Ömer kapıya dayanınca içeridekiler telaşlandı; Habbab saklandı, Fatıma sayfayı gizledi. Ömer içeri daldı: “O duyduğum fısıltı neydi?” İnkar ettiler. “Bana haber verildi; siz Muhammed’in dinine girmişsiniz!” diyerek eniştesi Said’in üzerine yürüdü. Fatıma, kocasını korumak için araya atıldı ve Ömer’in darbesiyle yaralandı, yüzü kanadı.
İşte o an her şey değişti. Kanlar içindeki Fatıma, ağabeyinin gözlerinin içine bakarak tarihe geçen o sözü söyledi: “Evet ya Ömer, Müslüman olduk! Allah’a ve Resulüne iman ettik. Artık elinden geleni yap!” Ömer, kız kardeşinin kanını görünce yaptığına pişman oldu; içindeki fırtına dinmeye başladı. “Şu okuduğunuz sayfayı bana verin” dedi. Fatıma direndi: “Sen temiz değilsin; ona ancak temiz olanlar dokunabilir. Önce yıkan.” Koca Ömer, küçük kız kardeşinin sözüne boyun eğdi ve yıkandı.
Sonra sayfayı eline aldı. Okuduğu, Tâhâ Suresi‘nin ilk ayetleriydi:
“Tâhâ. Biz Kur’an’ı sana güçlük çekesin diye indirmedik; ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik… Allah O’dur ki O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O’nundur.” (Tâhâ Suresi, 1-8)
Ömer okudukça, kılıç kuşanan elleri titredi; taş sanılan kalbi eridi. Başını kaldırdığında şu sözler döküldü dudaklarından: “Bu ne güzel, ne yüce bir kelam!” Saklandığı yerden çıkan Habbab, müjdeyi verdi: “Ya Ömer! Vallahi ben, Resulullah’ın ‘Allah’ım, İslam’ı Ömer’le güçlendir’ diye dua ettiğini duydum. Umarım o dua senin hakkındadır.” Ömer, “Beni Muhammed’e götürün” dedi. Ama bu kez kılıç için değil, iman için.
Efendimiz o günlerde Safa tepesi yakınındaki Erkam’ın evinde ashabıyla buluşuyordu. Ömer kapıya geldiğinde içeridekiler tedirgin oldu; belinde kılıcı vardı. Hamza, “Gelsin” dedi, “iyilik için geldiyse başımızın üstüne; kötülük için geldiyse onu kendi kılıcıyla karşılarız.” Efendimiz, Ömer’in yakasından tuttu: “Müslüman olmayacak mısın ya Ömer?” Ve Ömer, o gür sesiyle kelime-i şehadet getirdi: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah.” Erkam’ın evi tekbir sesleriyle inledi.
Ömer’in imanı, imanların en gizlisi olmadı; en açığı oldu. Rivayete göre, “Ya Resulallah, biz hak üzere değil miyiz? Öyleyse neden gizleniyoruz?” dedi. Müslümanlar ilk kez onun ve Hamza’nın öncülüğünde iki saf halinde açıktan Kabe’ye yürüdüler. O günden sonra Ömer’e “Faruk” dendi: hakkı batıldan ayıran. Dün Müslümanların korkulu rüyası olan adam, artık İslam’ın kalesiydi.
Onun imanının Müslümanlar için ne anlama geldiğini, en güzel Abdullah bin Mesud özetlemiştir: “Ömer’in Müslüman olması bir fetihti, hicreti bir yardımdı, halifeliği bir rahmetti. Ömer Müslüman olana kadar biz Kabe’de açıkça namaz kılamıyorduk.” O gün Mekke’de Müslümanların sayısı henüz kırka bile ulaşmamıştı; ama içlerine öyle biri katılmıştı ki tek başına bir ordu gibiydi. Yıllar sonra bu adam, İslam devletinin ikinci halifesi olacak; adaleti dillere destan olacak, fethettiği topraklarda mazlumlar onun adını dua gibi anacaktı.
Kıssadan Hisse
Bu kıssanın ilk dersi, hidayetin Allah’ın elinde olduğudur. Peygamberi öldürmeye giden bir adam, aynı günün akşamında onun en sadık dostu oldu. Hiç kimse için “bu adam düzelmez” denilemez; hiçbir kalp, Allah’ın rahmetinden uzak sayılamaz. Bugünün en katı muhalifi, yarının en büyük hizmetkarı olabilir. Bize düşen, kimseyi hidayetten umutsuz görmemek ve dua etmektir; Efendimizin Ömer için ettiği gibi.
İkinci ders, Kur’an’ın kalpler üzerindeki tesiridir. Ömer’i kılıç durduramazdı, tehdit geri çeviremezdi; onu birkaç ayet durdurdu. Tâhâ Suresi’nin sözleri, Mekke’nin en sert adamını gözyaşına getirdi. Kur’an bugün de aynı Kur’an’dır; değişen, ona Ömer gibi açık bir yürekle yaklaşıp yaklaşmadığımızdır.
Ve son ders: Fatıma’nın cesaretini unutmamak gerekir. Kanlar içindeyken bile imanını inkar etmedi; öfkeli ağabeyine “Elinden geleni yap” diyebildi. Ömer’i sarsan ilk şey ayetlerden önce, bu sarsılmaz duruştu. Demek ki yaşanan iman, anlatılan imandan daha güçlü konuşur. Bir insanın hidayetine vesile olmak, bazen bir söz değil, bir duruş ister.