Yemen’in Karen köyünde, deve güden fakir bir adam yaşardı: Üveys. Bizim gönül dilimizde adı Veysel Karanî‘dir. Kimsenin dikkatini çekmeyen, sade, sessiz bir insandı. Gündüzleri develeri güder, akşamları kazandığını annesinin önüne kor; yaşlı ve gözleri görmeyen o mübarek kadının hizmetini, dünyanın bütün işlerinden öne alırdı. Köylüler onu biraz tuhaf bulur, kimileri hafife alırdı; oysa hafife aldıkları adam, göklerde tanınıyordu. Ama bu sade adamın kalbinde, çağları aşan bir sevgi yanıyordu: Hicaz’da yaşayan, yüzünü hiç görmediği Peygamberin sevgisi. Üveys, Efendimizle aynı çağda yaşadı, ona iman etti; fakat onu bir kez olsun göremedi. Bu yüzden sahabe değil, tabiinden sayıldı ama öyle bir tabiin ki, hadis-i şerifte “tabiinin en hayırlısı” diye müjdelendi.
Rivayet olunur ki Üveys’in içindeki hasret dayanılmaz hale gelince, annesinden izin istedi: “Anneciğim, müsaade et; Medine’ye gidip Resulullah’ı göreyim.” Yaşlı ve ona muhtaç olan annesi izin verdi ama bir şart koştu: “Git, ama evinde bulamazsan beklemeden dön.” Üveys, Yemen’den Medine’ye uzanan çölleri aştı. Kalbi güm güm atarak Efendimizin hane-i saadetinin kapısını çaldı. Ve kaderin imtihanı: Resulullah evde yoktu.
İşte insanı iki dünyada yükselten karar anı budur. Üveys’in önünde iki yol vardı: Ömrünün hasretini beklemek ya da annesine verdiği söze sadık kalmak. Biraz bekleyebilirdi; kim ona ne diyebilirdi ki? Ama annesinin sözü, “beklemeden dön” idi. Üveys, gözü yaşlı, kapıdan döndü. Peygamberi görmeye açılan kapının eşiğinden, anne hakkına hürmeten geri çekildi ve çölleri geri aştı. Onun bu tercihi, Kur’an’ın açık emrine teslimiyetti; çünkü Rabbimiz, kendisine kulluktan hemen sonra şunu emretmişti:
“Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi ve anne babaya iyilik etmenizi emretti… Onlara ‘öf’ bile deme, onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.” (İsrâ Suresi, 23)
Rivayete göre Efendimiz eve döndüğünde, “Bu evde bir nur bırakılmış” buyurdu ve Üveys’in geldiğini kalbiyle bildi.
Efendimizin onun hakkındaki sözleri, sahih kaynaklarda, Müslim’in Sahih’inde yer alır. Hz. Ömer’e ve ashabına şöyle buyurmuştu:
“Size Yemen’den Üveys bin Amir adında bir adam gelecek. Karen kabilesindendir. Onda alaca hastalığı vardı; iyileşti, yalnız bir dirhemlik yeri kaldı. Onun bir annesi vardır; ona çok iyi davranır. O, Allah’a yemin etse, Allah onun yeminini boşa çıkarmaz. Ona rastlarsan, senin için istiğfar etmesini iste.” (Müslim, Fedailü’s-Sahabe)
Düşünün: Alemlerin Efendisi, koca halife Ömer’e, deve güden fakir bir çobandan dua istemesini vasiyet ediyor. Neden? Çünkü o çoban, annesine iyi davranıyordu. Anne hakkı, onu öyle bir makama çıkarmıştı ki yeminleri geri çevrilmez olmuştu.
Hz. Ömer, halifeliği boyunca bu vasiyeti unutmadı. Hac mevsimlerinde Yemen’den gelen kafilelere hep aynı soruyu sordu: “İçinizde Üveys bin Amir var mı?” Yıllar sonra, nihayet “evet” cevabını aldı. Karşısında yamalı elbiseli, kimsenin tanımadığı sade bir adam duruyordu. Ömer sorularıyla onu tanıdıktan sonra, Resulullah’ın vasiyetini yerine getirdi: “Benim için Allah’tan mağfiret dile” dedi. Üveys şaşırdı: “Sen halifesin, ben ise sıradan bir adamım!” Ama Ömer ısrar etti ve Efendimizin sözünü nakletti. Üveys, müminlerin emiri için dua etti. Ömer ona maddi yardım teklif ettiğinde ise cevabı, gönül zenginliğinin şaheseriydi: Eline geçen az bir kazanç ona yetiyordu; fazlasını ne yapsındı? İnsanların onu tanımasını da istemedi: “İnsanlar beni bilmesin, tanımasın; kalabalıklar içinde kaybolayım” dercesine sade hayatına geri döndü.
Rivayetlere göre ömrünün sonunda Sıffin’de, Hz. Ali’nin safında bulundu ve şehadete erdi. Geride ne mal bıraktı, ne makam, ne eser. Ama öyle bir şey bıraktı ki asırlardır eskimedi: Anne duasının ve anne hakkının, insanı velilik makamına taşıyabileceğinin canlı delili oldu. Anadolu’da anneler, çocuklarına asırlardır onun türküsünü söyler; çünkü o, hasretin ve hürmetin sultanıdır. Efendimizin ona dair sözleri arasında bir müjde daha nakledilir: Onun şefaatiyle nice insanın bağışlanacağı bildirilmiştir. Yamalı hırkalı bir çobanın kıyamet günü kalabalıklara şefaatçi kılınması; dünyanın itibar ölçüleriyle Allah’ın itibar ölçüleri arasındaki uçurumun en çarpıcı ifadesidir.
Kıssadan Hisse
Veysel Karanî’nin kıssası, İslam’ın değer terazisini gözler önüne serer: O, Peygamberi görme şerefinden, annesine verdiği söz için vazgeçti; ve tam da bu vazgeçiş, onu Peygamberin diline ve duasına taşıdı. Anne babaya iyilik, Kur’an’da Allah’a kulluktan hemen sonra emredilir. Cennete giden en kısa yollardan biri, evimizin içindedir; çoğu zaman en uzak yol sandığımız yerde.
İkinci ders, gizli kalabilme olgunluğudur. Üveys, yeminleri geri çevrilmeyen bir makamdayken, tanınmamayı seçti. Bugün bir iyiliği paylaşmadan yapamaz olduk; o ise Allah’ın bilmesini yeterli buldu. Gerçek büyüklük, görünmeden büyümektir. Nice yamalı elbiseli insan vardır ki Allah katında yemin etse, yemini boşa çıkarılmaz.
Ve son ders: Hiçbir hasret, hiçbir hedef, üzerimizdeki hakları çiğnemeye değmez. İbadet aşkıyla bile olsa, anne babasını ihmal edenin yolu eksiktir. Veysel Karanî bize sorar: Sen, en çok istediğin şeyin eşiğinden, bir söz için dönebilir misin? Dönebilenlere, kapılar bir daha açılmak üzere kapanır.