Peygamberler silsilesinin mübarek halkalarından Hz. Yûnus Aleyhisselâm, kavminin inatçı inkârı ve hidayete yüz çevirmesi karşısında, Rabbinden bir emir gelmeksizin, sabrının sonuna gelmişçesine onların arasından ayrıldı. Belki de bu ayrılık, ilâhî takdirin bir başlangıcıydı.
Bir gemiye binmişti ki, ansızın semanın kapıları açıldı, deniz coştu ve şiddetli bir fırtına koptu. Dalgalar dağlar gibi yükseliyor, gemiyi oyuncak misali savuruyordu. Yolcuların yüreklerine korku düşmüş, geminin batma tehlikesi belirmişti. Çaresizlik içinde aralarında kura çektiler. Takdir-i İlâhî tecelli etti ve kura Hz. Yûnus’a isabet etti. Bunun üzerine onu denizin azgın sularına bıraktılar. Lâkin Cenâb-ı Hak, kudretinin bir nişanesi olarak, devasa bir balığı ona musallat kılmıştı. Balık, onu bir lokmada yuttu.
İşte o an, Hz. Yûnus Aleyhisselâm, eşi benzeri görülmemiş, dehşet verici bir üçlü karanlığın ortasında buldu kendini: Balığın dipsiz karnının zifiri karanlığı, ummanların dibindeki sonsuz derinliğin karanlığı ve her şeyi yutan gecenin mutlak karanlığı… Bu, sadece fiziksel bir karanlık değil, aynı zamanda ruhun en derinlerinde hissedilen bir yalnızlık ve çaresizlik karanlığıydı.
Bu derin çaresizliğin, bu mutlak yalnızlığın ve her türlü ümidin kesildiği o an, kalbi ve ruhu yalnızca Yüce Yaratıcı’ya yöneldi. Dili, tevhidin ve acizliğin en samimi ifadesi olan şu mübarek duayı fısıldadı:
**لَّا إِلَٰهَ إِلَّا أَنتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنتُ مِنَ الظَّالِمِينَ**