Kays, şehre hiç gitmemiş, memleketinin sınırları dışına adım atmamıştı. Lakin Leyla’nın aşkına tüm benliğiyle teslim olmuştu. Rüyalarında onun eşsiz güzelliğini görmüş, içinde tarifsiz bir hasret filizlenmişti. Sonra ona Muasır Zeynep adında bir kızla evlilik teklif edildi. Onunla evlendi, ama kalbi Leyla’dan başkasına yer vermiyordu. Evinin işlerini idare ederken dahi zihni Leyla ile meşguldü. Gözlerini her açtığında Leyla’yı görüyordu. Gözleri kapalıyken bile Leyla’nın hayalini seyreder, bu aşkı saf ve ulvi bir duygu olarak hissederdi. Zaman zaman dünyevi meşgalelerin arasına dönse de, Leyla’nın sureti ruhundan hiç silinmezdi.
Bir gün babasından Leyla’yı istedi. Ne var ki babası bu isteği kabul etmedi ve kızının başka bir nişanlısı olduğunu söyledi. Kays ısrarından vazgeçmedi. Leyla’ya olan derin sevgisini açıkça dile getirdi ve talebini sürdürdü. Dünyevi işlerden el çekip, kendini aşkının meşguliyetine ve bekleyişine bıraktı; yatağından çıkmaz oldu, ta ki Leyla’nın aşkı tüm varlığını kuşatana dek. Muasır Zeynep, kocasının evinin eşiklerini çiçeklerle donattı; belki de onun ıstırabını hafifletmek, belki de bu hüzünlü bekleyişe bir güzellik katmak için. Hastalık ve tarifsiz bir ıstırap onu pençesine almıştı. Fakat Kays, Leyla’ya olan hakkını talep etmekten vazgeçmedi; gözlerini yumdu ve Leyla’nın suretini kalbine ebediyen nakşetti. Ardından, Leyla’nın kocası, Kays’ı başka bir kadınla evlendirdi. Kays, yıllar boyu bu evlilikte kaldı, lakin yüreği asla sevinçle dolmadı. Leyla’yı aradı, buldu belki, ama onun çehresinde bir teselli izi yoktu. Bir başka kadınla daha evlendirildi ve ömrünü Leyla’sını düşünerek geçirdi. Bu durum, ona sevdasının talihsizliğini her daim hatırlattı.