← Kıssalar

Mevlânâ ile Şems-i Tebrizî’nin Buluşması

On üçüncü asırda Konya, Selçuklu’nun gözbebeğiydi; medreseleri, alimleri, dergahlarıyla bir ilim başkentiydi. Bu şehrin en parlak yıldızı, Belh’ten gelip buraya yerleşen büyük alim Bahaeddin Veled’in oğluydu: Mevlânâ Celaleddin. Babasının vefatından sonra onun kürsüsüne geçmiş, Halep ve Şam’da tahsilini tamamlamış, henüz genç yaşında Konya’nın en itibarlı müderrisi olmuştu. Derslerine yüzlerce talebe katılıyor, fetvaları elden ele dolaşıyordu. Zahiri ilimlerde ulaşılacak zirveye ulaşmıştı. Ama kaderin onun için sakladığı deniz, henüz ufukta görünmemişti.

O denizin adı Şems-i Tebrizî idi. Tebrizli bu gezgin derviş, diyar diyar dolaşıyor, sohbetine dayanabileceği bir gönül arıyordu. Menkıbeler, onun şöyle yakardığını nakleder: “Allah’ım! Bana kendi velilerinden birini göster; sohbetime dayanabilecek bir dost ver.” Kalbine, aradığının Anadolu’da, Konya’da olduğu ilham edildi. Şems yola düştü; yıl 1244 idi.

Buluşma, Konya çarşısında gerçekleşti. Rivayete göre Mevlânâ, talebeleriyle birlikte, katırının üzerinde medreseden dönüyordu. Kalabalığın içinden yabancı bir derviş sıyrıldı, katırın yularını tuttu ve gözlerini Mevlânâ’ya dikip bir soru sordu. Menkıbelerin en meşhur nakline göre soru şuydu: “Bayezid-i Bistami mi büyüktür, yoksa Hz. Muhammed mi?” Mevlânâ irkildi: “Bu nasıl sorudur? Elbette Hz. Muhammed büyüktür!” Şems sorusunu derinleştirdi: “Öyleyse neden Hz. Muhammed ‘Ya Rabbi, Seni hakkıyla bilemedik’ dedi de, Bayezid ‘Kendimi tenzih ederim, benim şanım ne yücedir’ dedi?”

Bu, bir bilgi sorusu değildi; bir kapıydı. Mevlânâ’nın verdiği cevap, menkıbelerde şöyle nakledilir: “Bayezid’in susuzluğu bir yudumla dindi; kabı küçüktü, o kadarla doldu. Hz. Muhammed’in susuzluğu ise deryalar içse dinmezdi; onun yolu sonsuz bir yakınlık yoluydu. Bu yüzden hep daha fazlasını istedi.” Rivayete göre bu cevap üzerine Şems kendinden geçti. İki deniz birbirine kavuşmuştu. O gün Mevlânâ dersini yarıda bıraktı; iki gönül dostu, halvete çekildi.

Menkıbe kitapları bu ilk karşılaşmayı başka türlü de nakleder: Bir rivayete göre Mevlânâ bir havuz başında kitaplarıyla otururken Şems gelmiş, “Bu kitaplarda ne var?” diye sormuş; “Sen bilmezsin” cevabını alınca kitapları suya atıvermişti. Mevlânâ feryat edince Şems kitapları sudan kupkuru çıkarmış ve “Bu nedir?” diye soran Mevlânâ’ya aynı cevabı iade etmişti: “Sen bilmezsin.” Rivayetler farklı olsa da işaret ettikleri hakikat birdir: O gün Konya’da, satırların ilmi ile hallerin ilmi karşılaşmış; kitapların alimi, gönlün talebesi olmayı seçmişti.

Aylarca süren bu sohbetlerde neler konuşuldu, kimse tam bilemedi. Bilinen şuydu: İçeri kürsülerin hükümdarı bir müderris girmişti; dışarı, aşk deryasına dalmış bir Mevlânâ çıktı. Artık dersler, fetvalar, kitaplar geri plandaydı; o, ilmin kabuğundan özüne, bilmekten yanmaya geçmişti. Kendi ifadesiyle söylersek, sonradan şu manada dizeler söyleyecekti: “Hamdım, piştim, yandım.”

Ne var ki bu dostluk, Konya’yı ikiye böldü. Talebeler hocalarını kaybettiklerini düşünüyor, kimileri “Bu derviş de nereden çıktı?” diye söyleniyordu. Dedikodular büyüdü, hased kılıç gibi işledi. Şems, bir gün kimseye haber vermeden Konya’yı terk edip Şam’a gitti. Mevlânâ’nın dünyası karardı; yemeden içmeden kesildi, ayrılık onu şair yaptı; ilk yanık gazeller bu hasretle döküldü. Sonunda oğlu Sultan Veled’i Şam’a gönderdi. Şems, bu vefalı davete dayanamayıp Konya’ya döndü. Ama kıskançlık dinmedi. Bir süre sonra Şems, bir daha görünmemek üzere kayboldu. Kimi rivayetler onun bir suikasta kurban gittiğini söyler; kimi, sessizce çekip gittiğini. Mevlânâ onu yıllarca aradı; iki kez Şam’a gitti. Sonunda hakikati kendi gönlünde buldu ve o meşhur sözünü söyledi: “Onu aramaktan vazgeçtim; çünkü onu kendimde buldum. O, ben imişim.” Aradığı güneş, kalbine doğmuştu.

Bu ayrılığın ateşinden, dünya edebiyatının şaheserleri doğdu: İçindeki yangını döktüğü Divan-ı Kebir‘deki gazellerini kendi adıyla değil, Şems‘in adıyla mühürledi. Ve talebesi Hüsameddin Çelebi’nin ricasıyla, yirmi beş bin beyitten fazla tutan Mesnevi‘yi söyledi. Mesnevi’nin o meşhur ilk on sekiz beyti, bir neyin, koparıldığı kamışlıktaki ayrılığı inleyişiyle başlar: “Dinle neyden, nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikayet ediyor.” O ney, Mevlânâ’nın kendisiydi; kamışlık ise asıl vatan, yani Allah’a yakınlıktı.

Mevlânâ, 1273 yılının Aralık ayında Konya’da vefat etti. Ölümü bir yok oluş değil, Sevgiliye kavuşma sayan anlayışıyla, vefat gecesi “Şeb-i Arus”, yani düğün gecesi diye anıldı ve asırlardır böyle anılıyor. Cenazesinde yalnız Müslümanlar değil, Hristiyanlar ve Yahudiler de ağladı; çünkü onun kapısı, “Kim olursan ol, yine gel” diye özetlenen çağrısıyla herkese açıktı.

Kıssadan Hisse

Bu buluşmanın ilk dersi şudur: İnsan, hangi makama çıkarsa çıksın, kendisini bir üst basamağa taşıyacak bir dosta muhtaçtır. Mevlânâ, Konya’nın en büyük alimiyken bile bir Şems’e ihtiyaç duydu. Kemalin alameti, “tamamlandım” demek değil, “daha yolun başındayım” diyebilmektir. Bir insanın hayatındaki en büyük nimetlerden biri, ona kendi eksiğini gösteren dosttur.

İkinci ders, ilim ile aşkın farkıdır. İlim bilgi verir, aşk hal verir; ilim konuşturur, aşk yaşatır. Şems, Mevlânâ’nın bildiklerini silmedi; onları ateşleyip nura çevirdi. Din, sadece zihinle taşınan kurallar yığını değildir; kalpte yanan bir muhabbettir. Kuru bilginin pişip yanmaya dönüşmesi, insanın en büyük dönüşümüdür.

Ve son ders, ayrılığın bereketidir. Şems kayboldu; ama o kayboluştan Mesnevi doğdu ve sekiz asırdır gönülleri Hakk’a çağırıyor. Allah bazen bir sevdiğimizi alır da yerine, bin gönle şifa olacak bir hikmet koyar. Kaybettiklerimize yanarken, o kayıptan doğacak olanı göremeyiz; Mevlânâ’nın neyi, bunu anlatmak için hala inliyor.