Kenan diyarında, Hz. Yakub’un çadırında on iki kardeş büyüyordu. İçlerinden biri vardı ki yüzü de gönlü de ayrı güzeldi: Yusuf. Babası onu derin bir şefkatle seviyordu. Bu sevgi, öteki kardeşlerin içinde gizli bir kıvılcım gibi için için yanıyor, her geçen gün büyüyordu.
Bir gece Yusuf bir rüya gördü. Sabah olunca heyecanla babasına koştu:
“Babacığım! Ben rüyamda on bir yıldızın, güneşin ve ayın bana secde ettiklerini gördüm.” (Yûsuf Suresi, 4)
Hz. Yakub, bu rüyanın büyük bir müjde taşıdığını anladı. Ama yüreğine bir endişe de düştü. Oğluna sıkı sıkı tembih etti: “Rüyanı kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar.” Çünkü şeytan, insan ile kardeşi arasına girmeyi iyi bilirdi.
Ne var ki kıskançlık ateşi çoktan tutuşmuştu. Kardeşler bir araya geldiler. “Yusuf ve öz kardeşi, babamıza bizden daha sevgili” dediler. İçlerinden onu öldürmeyi teklif edenler oldu. Sonunda biri araya girdi: “Öldürmeyin; onu bir kuyunun dibine bırakın, kervanlardan biri alıp götürsün.” Karar verilmişti.
Ertesi gün babalarına geldiler. Dil döktüler, yemin ettiler: “Yusuf’u bizimle gönder, gezsin, oynasın; biz onu koruruz.” Yakub’un içi razı değildi. “Onu kurdun yemesinden korkarım” dedi. Ama ısrarlara dayanamadı. Yusuf, ağabeyleriyle birlikte kırlara çıktı. Kırlarda oyun bitti, merhamet de bitti. Küçük Yusuf’u tuttukları gibi karanlık bir kuyunun dibine bıraktılar. O daracık karanlıkta, Allah çocuk kalbine bir vahiy ile sekinet verdi: Bir gün gelecek, onlara bu yaptıklarını haber verecekti.
Akşam olunca kardeşler ağlayarak döndüler. Ellerinde, üzerine yalandan kan sürülmüş bir gömlek vardı. “Yusuf’u kurt yedi” dediler. Yakub gömleğe baktı; gömlek yırtılmamıştı bile. “Hayır” dedi, “nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzel bir sabırdır.” O günden sonra Yakub’un gözü yaşlı, kalbi Yusuf’ta kaldı.
Derken bir kervan geldi kuyunun başına. Sucuları kovasını sarkıttı ve kovaya bir çocuk tutundu. “Müjde! İşte bir oğlan!” diye seslendi adam. Onu ticaret malı gibi sakladılar ve Mısır’da birkaç dirheme, yok pahasına sattılar. Oysa sattıkları, bir peygamber oğlu peygamberdi. Onu Mısır’ın ileri gelenlerinden aziz satın aldı; hanımına, “Ona iyi bak; belki bize faydası dokunur, belki de onu evlat ediniriz” dedi. Böylece Allah, kuyuya atılan Yusuf’u sarayın içine yerleştirdi.
Yusuf büyüdü, olgunluk çağına erdi. Allah ona hüküm ve ilim verdi. Ama imtihan bitmemişti. Evinde kaldığı kadın, onun güzelliğine tutuldu. Bir gün kapıları sımsıkı kilitledi ve “Haydi, gel!” dedi. Yusuf’un cevabı bir ok gibi netti: “Maazallah! Allah’a sığınırım!” Kapıya doğru koştu; kadın arkasından yetişip gömleğini çekti, gömlek arkadan yırtıldı. Tam kapıda kadının kocasıyla karşılaştılar. Kadın suçu Yusuf’a attı. Ama ailedan bir şahit hükmü söyledi: Gömlek arkadan yırtılmışsa, doğru söyleyen Yusuf’tu. Öyleydi. Yine de şehrin dedikodusu büyüdü, kadınlar dillerine doladılar. Sonunda iş, suçsuz Yusuf’un zindana atılmasına vardı. O ise şöyle yakarmıştı: “Rabbim! Zindan, bana bunların çağırdığı şeyden daha sevimlidir.” İffetini korumak için hürriyetinden vazgeçti.
Zindanda da boş durmadı. İki genç mahkûm gördükleri rüyaları ona anlattılar. Yusuf önce onlara bir olan Allah’ı, tevhidi anlattı; sonra rüyalarını yorumladı. Biri kurtulup efendisine saki olacak, diğeri asılacaktı. Kurtulana, “Efendinin yanında beni an” dedi. Ama o unuttu ve Yusuf yıllarca zindanda kaldı.
Gün geldi, Mısır hükümdarı bir rüya gördü: Yedi zayıf inek, yedi semiz ineği yiyordu; yedi yeşil başak ve yedi kuru başak vardı. Kimse yorumlayamadı. İşte o an, kurtulan mahkûm Yusuf’u hatırladı. Zindana koştu. Yusuf rüyayı yorumladı: Yedi bolluk yılı gelecek, ardından yedi kıtlık yılı; buğday saklanmalı, tedbir alınmalıydı. Hükümdar onu huzuruna çağırttı. Yusuf ise önce suçsuzluğunun ilan edilmesini istedi. Kadınlar toplandı ve gerçek ortaya çıktı; azizin karısı da itiraf etti: “Ondan ben murat almak istedim; o, sadıklardandır.” Böylece Yusuf zindandan yalnız çıkmadı; lekesiz çıktı. Hükümdar, “Sen artık yanımızda itibarlı ve güvenilir birisin” dedi. Yusuf, ülkenin hazinelerinin başına getirildi. Kuyunun dibindeki çocuk, artık Mısır’ın vezirlerindendi.
Kıtlık yılları gelince Kenan diyarı da kıvrandı. Yusuf’un kardeşleri erzak için Mısır’a geldiler. Karşılarındaki büyük adamın, yıllar önce kuyuya bıraktıkları kardeşleri olduğunu bilmiyorlardı. Yusuf onları tanıdı ama belli etmedi. Önce öz kardeşi Bünyamin’i istetti, sonra bir tedbir ile onu yanında alıkoydu. Kardeşler çaresiz kalıp bir kez daha huzura çıktıklarında, Yusuf dayanamadı ve perdeyi kaldırdı: “Ben Yusuf’um, bu da kardeşim!” Kardeşleri utançtan başlarını kaldıramadılar. Yusuf’un dudaklarından ise tarihin en asil cümlelerinden biri döküldü:
“Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yûsuf Suresi, 92)
Gömleğini babasına gönderdi. Gömlek Yakub’un yüzüne sürülünce, yıllardır ağlamaktan görmez olan gözleri açıldı. Bütün aile Mısır’a geldi. Anne babası tahtın üzerine çıkarıldı; hepsi Yusuf’un önünde saygıyla eğildiler. Yusuf, yıllar öncesinin rüyasını hatırlayarak, “Babacığım, işte bu, vaktiyle gördüğüm rüyanın gerçekleşmesidir; Rabbim onu doğru çıkardı” dedi. Sonra ellerini açtı: “Rabbim! Bana mülk verdin, bana rüyaların yorumunu öğrettin… Beni Müslüman olarak vefat ettir ve beni salihler arasına kat.” (Yûsuf Suresi, 101)
Kıssadan Hisse
Kur’an’ın “kıssaların en güzeli” dediği bu yolculuk, bize önce sabrı öğretir. Yusuf kuyuda da sabretti, kölelikte de, iftirada da, zindanda da. Onun sabrı, öylece oturup beklemek değildi; her karanlıkta doğru kalmak, her darlıkta Allah’a güvenmekti. Kuyunun dibi ile sarayın tahtı arasındaki yol, sabır taşlarıyla döşenmişti.
İkinci ders iffettir. Yusuf, gençliğinin baharında, kapılar kilitliyken ve kimse görmezken “Maazallah” diyebildi. İffetin bedeli zindan oldu; ama Allah, iffeti için hürriyetini feda edeni, bir ülkenin emini yaptı. Kimsenin görmediği yerde Allah’tan haya etmek, imanın en sağlam alametidir.
Ve son ders: affetmek. Yusuf, kendisini kuyuya atan kardeşlerine gücü yettiği gün, “Bugün size kınama yok” dedi. İntikam almak elindeydi; o, bağışlamayı seçti. Çünkü asıl büyüklük, güçlüyken affetmektir. Kim Yusuf gibi sabreder ve bağışlarsa, Allah onun kuyusunu saraya çevirir.