Horasan’ın incisi Belh şehrinde, sarayında ihtişam içinde yaşayan genç bir hükümdar vardı: İbrahim bin Edhem. Serveti saymakla bitmez, ordusu güçlü, sofrası zengindi. Ava çıktığında peşinden kırk altın kalkan taşınırdı derler. Kapısında nöbetçiler bekler, huzuruna izinsiz kuş uçmazdı. Dışarıdan bakan, onun her şeye sahip olduğunu sanırdı; oysa sarayın ipek perdeleri ardındaki kalp, adını koyamadığı bir eksikliğin sancısını taşıyordu. Dünya, onun ayaklarının altına serilmişti. Ama Allah, bu genç hükümdarın kalbinde başka bir saltanat için cevher yaratmıştı; ve o cevheri uyandıracak ikazlar birbiri ardınca gelecekti. Onun kıssası, tasavvuf tarihinin en meşhur menkıbelerinden biri olarak Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya‘sı başta olmak üzere klasik kaynaklarda anlatılagelir.
İlk ikaz, bir gece yarısı geldi. İbrahim bin Edhem sarayında uyurken, damdan gelen ayak sesleriyle uyandı. Seslendi: “Kim var orada?” Yukarıdan bir ses geldi: “Yabancı değil; devemi kaybettim, onu arıyorum.” Hükümdar şaşkınlıkla bağırdı: “Be adam! Damda deve aranır mı?” Ve o meçhul derviş, tarihe geçen cevabı verdi:
“Ey gafil! Sen Allah’ı ipek yataklarda, altın tahtın üzerinde arıyorsun da, ben deveyi damda arayamaz mıyım?”
Bu söz, İbrahim’in kalbine bir ok gibi saplandı. Uyku gözünden kaçtı; sabaha kadar düşündü. Saltanatın ipek perdeleri, ilk kez ona bir zindan gibi göründü.
İkazlar sürdü. Bir gün tahtında otururken, heybetli bir zat huzura girdi; kimse ona engel olamamıştı. “Sen kimsin, burada ne arıyorsun?” diye soran hükümdara, “Bu hana konmaya geldim” dedi. İbrahim öfkelendi: “Burası han değil, benim sarayımdır!” Yabancı sordu: “Senden önce burada kim oturuyordu?” “Babam.” “Ondan önce?” “Dedem.” “Peki onlar şimdi neredeler?” “Öldüler, göçtüler.” Bunun üzerine yabancı son sözünü söyledi: “Birinin gelip birinin göçtüğü bu yer han değil de nedir?” Ve gözden kayboldu. İbrahim’in tahtı, altında sallanmaya başlamıştı.
Son ikaz, av meydanında geldi. İbrahim bin Edhem, maiyetiyle ava çıkmış, bir ceylanın peşine düşmüştü. Atını sürdü, kafileden koptu, ıssızlıkta ceylanla baş başa kaldı. Tam okunu gereceği sırada, kalbinin derinliklerinde bir hitap duydu; menkıbe, bu sesin ona şöyle dediğini nakleder: “Ey İbrahim! Sen bunun için mi yaratıldın? Sana bu mu emredildi? Avlanmak için mi dünyaya geldin?” İbrahim atından indi; gözlerinden yaşlar boşandı. Yıllardır damda, sarayda, tahtta biriken bütün ikazlar, o ıssız ovada bir araya geldi. Kararını verdi: Bu saltanat oyunu bitmişti.
Rivayete göre yolda rastladığı bir çobanın kaba yün abasını aldı, kendi süslü kaftanını ona giydirdi. Tacı, tahtı, orduyu, hazineyi… hepsini arkasında bıraktı ve yürüdü. Belh’in sultanı, artık yolların garibiydi. Ama o bu takası şöyle özetleyecekti: Menkıbelerde ondan nakledilen meşhur sözüyle, “Saltanatı bıraktık, öyle bir saltanat bulduk ki hiç eskimez.”
Ondan sonraki ömrü, zühdün ve helal lokmanın destanı oldu. Kimsenin sırtından geçinmedi; Şam diyarına gitti, bağlarda bekçilik yaptı, harman işlerinde çalıştı, el emeğiyle geçindi. Bir zamanlar kırk kalkanla ava çıkan adam, şimdi bir lokma helal ekmeğin peşindeydi ve öncekinden daha zengindi. Çünkü artık kalbi hür idi. Onun bu yıllarına dair meşhur bir menkıbe anlatılır: Bir bağda bekçilik yaparken bağ sahibi gelip “Bize tatlı üzümlerden getir” dedi. İbrahim ekşi üzüm getirince adam çıkıştı: “Bunca zamandır buradasın, tatlısını ekşisinden ayıramıyor musun?” İbrahim’in cevabı, emanet ahlakının şaheseriydi: “Ben üzümleri korumak için tutuldum, tatmak için değil.” Bekçisi olduğu bağın bir tanesini bile, izinsiz ağzına sürmemişti. Ondan nakledilen sözler, gönül dünyasının haritasıdır. Kalplerin ölümünü soranlara sebepler saymış; Hakk’ı bilip de emrini tutmamayı, Kur’an okuyup gereğince amel etmemeyi, nimeti yiyip şükretmemeyi hatırlatmıştı. Duaların neden kabul olmadığını soranlara verdiği cevap da meşhurdur: “Allah’ı bilirsiniz, itaat etmezsiniz; Kur’an okursunuz, amel etmezsiniz; ölümü bilirsiniz, hazırlanmazsınız… Sonra da duanın kabulünü beklersiniz.”
Ömrünü ibadet, hizmet ve cihad ile geçirdi; rivayetlere göre bir sefer sırasında vefat etti. Geride taht bırakmadı ama sekiz asırdır eskimeyen bir miras bıraktı: Dünyayı kalbinden çıkaran adamın hikayesini.
Kıssadan Hisse
Bu kıssanın ilk dersi, dünyanın bir han oluşudur. Saraydaki yabancının sorusu hepimize sorulmaktadır: Senden önce bu evde, bu koltukta, bu makamda kim vardı? Şimdi neredeler? Gelenin göçtüğü yere yerleşmek, yolcunun handa ev kurmasına benzer. Mümin, dünyada bir misafir gibi yaşar; hanı sever ama hana aldanmaz.
İkinci ders şudur: Terk etmek, kaybetmek değildir. İbrahim bin Edhem tahtı bıraktı ve “eskimeyen saltanatı” buldu. Herkesin bırakacağı bir tahtı vardır: Kiminin makamı, kiminin bir hırsı, kiminin bir alışkanlığı. Allah için bırakılan her şeyin yeri, daha güzeliyle doldurulur; bu, kıssaların ortak müjdesidir.
Ve son ders: İlahi ikazlar hayatımızda hiç eksik olmaz; damdaki ses gibi beklenmedik, av meydanındaki hitap gibi ani gelirler. Bir cenaze, bir hastalık, bir söz, bir ayet… Mesele, ikazın gelmesi değil, kalbin onu duymasıdır. İbrahim bin Edhem’i sultan yapan tacı değil, ikaz geldiğinde “duydum” diyebilen kalbiydi.