← Kıssalar

Selman-ı Farisî’nin Hakikat Arayışı

İsfahan yakınlarındaki bir köyde, ateşe tapan bir ailenin çocuğu dünyaya geldi. Adı Rûzbih idi; tarih onu Müslüman adıyla tanıyacaktı: Selman-ı Farisî. Babası köyün ileri gelenlerindendi ve oğlunu o kadar çok seviyordu ki onu eve kapatır, gözünden ayırmazdı. Selman, Mecusiliğin ateş hizmetinde yetiştirildi; sönmeyen ateşin bekçilerinden biri oldu. Ama içinde başka bir ateş yanıyordu: hakikati bulma ateşi. Bu kıssayı bizzat Selman, yıllar sonra sahabeye kendisi anlatmıştır.

Bir gün babası onu tarlaya gönderdi. Yolda bir kilisenin önünden geçerken içeriden gelen ibadet sesleri dikkatini çekti. İçeri girdi, gördüklerini seyretti ve içinden dedi ki: “Vallahi bu, bizim dinimizden daha hayırlı.” Akşama kadar oradan ayrılamadı. Bu dinin kaynağını sordu; “Şam’da” dediler. Eve dönüp gördüklerini anlatınca babası telaşlandı ve onu eve hapsetti, ayağına bağ vurdu. Ama arayış zincire vurulmaz. Selman, Şam’a giden bir kervanla haber uçuştu ve bir gece kaçıp o kervana katıldı.

Şam’da doğruca en büyük din alimini sordu ve bir piskoposun hizmetine girdi. Ne var ki ilk imtihanı, din adamı görünen bir sahtekar oldu: Bu adam, halktan sadaka toplayıp yoksullara vermiyor, kendine altın küpler dolduruyordu. Adam ölünce Selman gerçeği halka söyledi ve küpler ortaya çıkarıldı. Yerine gelen din adamı ise tam tersiydi: dünyaya değer vermeyen, ahirete gönül vermiş, ibadetine düşkün bir zat. Selman ona candan bağlandı. Ölüm döşeğinde ona sordu: “Beni kime emanet ediyorsun?” Yaşlı alim, onu Musul’daki bir alime yönlendirdi. Böylece Selman’ın on yıllar sürecek emanet zinciri başladı: Musul’dan Nusaybin’e, Nusaybin’den Ammuriye’ye… Her salih alim ölürken onu bir sonrakine emanet etti.

Ammuriye’deki son alim, ölüm döşeğinde Selman’a artık kendisini emanet edecek kimse tanımadığını söyledi ve tarihi işareti verdi: “Ancak son peygamberin gölgesi üzerimizdedir. O, İbrahim’in dini olan Hanifliği getirecek; hurmalık iki kara taşlık arasındaki bir yere hicret edecek. Onun apaçık alametleri vardır: Sadakayı yemez, hediyeyi kabul eder ve iki omzu arasında peygamberlik mührü vardır.”

Selman, hurmalık diyara gitmek için Kelb kabilesinden bir kervanla anlaştı; ücret olarak sığırlarını ve koyunlarını verdi. Ama kervandakiler ona ihanet etti: Vadi’l-Kura’ya varınca onu köle diye bir Yahudiye sattılar. Hakikate yürüyen adam, zincire vurulmuştu. Sonra onu Medineli bir Yahudi satın aldı ve Selman, efendisiyle birlikte Medine’ye geldi. Şehri görür görmez kalbi çarptı: İşte hurmalıklar, işte iki kara taşlık! Tarif edilen yer burasıydı. Ama kölelik, onu hurma bahçelerine hapsetti; yıllar böyle geçti.

Derken bir gün, bir hurma ağacının tepesinde çalışırken, efendisinin yanına gelen birinin sözlerini duydu: “Kuba’ya, kendine peygamber diyen bir adam gelmiş!” Selman’ı bir titreme aldı; az kalsın ağaçtan efendisinin üzerine düşecekti. Akşam olunca biriktirdiği bir miktar hurmayı aldı, Kuba’ya koştu. “Siz garip kimselersiniz; bu, sadakadır” diyerek önlerine koydu. Efendimiz ashabına “Yiyin” buyurdu; kendisi elini sürmedi. Selman içinden dedi: “İşte birinci alamet!” Başka bir gün yine geldi; bu kez “Bu, hediyedir” dedi. Efendimiz bu sefer ashabıyla birlikte yedi. “İşte ikinci alamet!” Üçüncüsü için fırsat kolladı; bir cenazede Efendimizin arkasında dolaşıp durdu. Resulullah, onun ne aradığını anladı ve mübarek sırtındaki örtüyü kaydırdı. Selman, iki omuz arasındaki nübüvvet mührünü görünce kendini tutamadı; kapanıp ağlayarak öptü ve kelime-i şehadet getirdi. On yılların yolculuğu, o mührün önünde tamamlanmıştı.

Efendimiz, onun kölelikten kurtulması için efendisiyle anlaşma yapmasını söyledi; bedel ağırdı: üç yüz hurma fidanı dikmek ve belli miktarda altın. Ashab fidanları paylaştı; Efendimiz fidanları mübarek elleriyle dikti ve rivayete göre hepsi tuttu. Altın için de Allah bir ganimet nasip etti. Selman hür oldu. Hendek Savaşı’nda Medine’nin savunması için hendek kazılması fikrini o verdi; bu, İran’dan getirdiği bir savaş bilgisiydi ve orduyu kurtardı. Muhacirler “Selman bizdendir” dedi, Ensar “Selman bizdendir” dedi. Efendimiz ise en güzelini söyledi: “Selman bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” Uzun bir ömür yaşadı; Hz. Ömer devrinde Medain’e vali oldu ama valilikte bile eski sadeliğinden ayrılmadı: Maaşını dağıtır, kendi elinin emeğiyle hurma yaprağından ördüğü sepetleri satarak geçinirdi. Ateşin bekçiliğinden başlayan yolculuk, tevazu içinde, hakikatin hizmetinde tamamlandı.

Kıssadan Hisse

Selman’ın kıssası, samimi arayışın asla boşa çıkmayacağının delilidir. O, ateşin başından yola çıktı; kiliseler, şehirler, çöller aştı; aldatıldı, satıldı, köle oldu. Ama hakikati arama niyeti hiç bozulmadı. Ve Allah, doğruyu gerçekten arayanı, dünyanın öbür ucundan da olsa getirip hakikatin kapısına koydu. Kim ihlasla ararsa, bulur; bu, ilahi bir vaattir.

İkinci ders, hakikat yolunda bedel ödemektir. Selman babasını, evini, malını, hürriyetini kaybetti; ama hiçbirine takılıp kalmadı. Bizler bazen küçük bir alışkanlığı, bir rahatlığı bırakamadığımız için doğruya yürüyemeyiz. Selman’ın hayatı sorar: Hakikat, senin için neyi göze almaya değer?

Ve son ders: İslam’da köken değil, yürek esastır. İranlı bir ateşperestin oğlu, Ehl-i Beyt’ten sayıldı. Aradan geçen yolculuk ne kadar uzun, geçmiş ne kadar karanlık olursa olsun, kapı herkese açıktır. Allah katında soy defterine değil, arayan kalbe bakılır; Selman bunun ebedi şahididir.