إِلَهِي، يَا وَاحِدُ يَا أَحَدُ، اجْعَلْ وُجُودِي قَطْرَةً فِي بَحْرِ وَحْدَانِيَّتِكَ. أَذِبْ كَيْنُونَتِي فِي عِزِّ جَلَالِكَ، وَاجْعَلْ فَنَائِي فِيكَ عَيْنَ الْبَقَاءِ. يَا مُطْلَقُ، ارْفَعْ عَنِّي حُجُبَ الْكَثْرَةِ، وَاجْعَلْنِي أَشْهَدُ الْوَحْدَةَ الْحَقِيقِيَّةَ فِي كُلِّ مَظْهَرٍ.
İlâhî, ya Vâhidü ya Ehadü, ic'al vücûdî katraten fî bahri vahdâniyyetike. Ezib keynûnetî fî ızzi celâlike, ve'c'al fenâî fîke ayne'l-bekâi. Ya Mutlaku, irfa' annî hucube'l-kesrati, ve'c'alnî eşhedü'l-vahdete'l-hakîkiyyete fî külli mazharin.
İlâhî, ey Vâhid, Ey Ehad, varlığımı vahdaniyetinin denizinde bir damla kıl. Kendi benliğimi celalinin izzetinde erit ve Sende fani olmamı bekanın ta kendisi eyle. Ey Mutlak olan, benden kesret (çokluk) perdelerini kaldır ve beni her tecellide hakiki vahdeti müşahede etmeye muvaffak kıl. Bu, varoluşun en derin sırrını idrak etme, bireyselliği aşıp ilahi birliğin enginliğinde kaybolma ve marifetullahın zirvesine ulaşma arayışıdır, gerçek irfanın ta kendisidir.