← Kıssalar

Hz. Musa ile Hızır’ın Yolculuğu

Hz. Musa, İsrailoğullarının içinde Allah’ın kelamıyla şereflenmiş büyük bir peygamberdi. Bir gün Allah ona, kullarından birine katından bir rahmet ve özel bir ilim verildiğini bildirdi. Musa’nın gönlüne bir ateş düştü: Bu kulu bulacak, ondan ilim öğrenecekti. Genç yardımcısını yanına aldı ve kararını verdi: “İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmadan yürüyeceğim; yahut yıllarca gideceğim.” (Kehf Suresi, 60)

Yanlarına azık olarak bir balık almışlardı. Bu balık, aynı zamanda bir işaretti: Balığın canlanıp denize kaçtığı yer, buluşma yeri olacaktı. Yürüdüler, yoruldular ve iki denizin birleştiği yerdeki bir kayanın yanında mola verdiler. İşte tam orada, akıl almaz bir şey oldu: Balık canlandı, sepetten sıyrıldı ve denizde bir iz bırakarak kayboldu. Ama genç yardımcı dalgınlıkla bunu söylemeyi unuttu. Yola devam ettiler.

Bir süre sonra Musa yorgun düştü: “Azığımızı getir, bu yolculuk bizi iyice yordu” dedi. Genç, o an hatırladı: “Kayanın yanında balığı unuttum; onu hatırlamamı bana şeytan unutturdu. Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti!” Musa’nın yüzü aydınlandı: “İşte aradığımız yer orasıydı!” İzlerini takip ederek geri döndüler.

Kayanın yanına vardıklarında, katından rahmet verilmiş ve kendisine ilim öğretilmiş o kulu buldular. Kur’an onu isim vermeden, “kullarımızdan bir kul” diye anar; Peygamber Efendimiz’in hadislerinde ise onun Hızır olduğu bildirilmiştir. Musa, bir peygamber olduğu halde, ilim karşısındaki edebini takınarak ondan izin istedi: “Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” (Kehf Suresi, 66)

Hızır’ın cevabı düşündürücüydü: “Sen benimle beraber olmaya asla sabredemezsin. İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredersin?” Musa söz verdi: “İnşallah beni sabırlı bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim.” Hızır bir şart koştu: “Bana tabi olacaksan, ben sana anlatmadıkça bana hiçbir şey sorma.” Anlaştılar ve yola koyuldular.

Önce bir gemiye bindiler. Gemiciler onları ücretsiz almışlardı; iyilik etmişlerdi. Ama Hızır, gemide bir tahtayı söküp gemiyi deldi. Musa dayanamadı: “İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın!” Hızır sakince hatırlattı: “Ben sana, benimle beraber olmaya sabredemezsin demedim mi?” Musa özür diledi: “Unuttuğum şeyden dolayı beni sorgulama.”

Yollarına devam ettiler. Bir erkek çocuğuna rastladılar ve Hızır, o çocuğu öldürdü. Bu kadarı Musa’nın taşıyabileceğinden fazlaydı: “Tertemiz bir canı, bir can karşılığı olmaksızın mı öldürdün? Gerçekten çirkin bir iş yaptın!” Hızır yine aynı cümleyi söyledi: “Ben sana, benimle beraber olmaya asla sabredemezsin demedim mi?” Musa son bir söz verdi: “Bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana mazeret sınırına ulaştın.”

Nihayet bir kasabaya vardılar. Aç ve yorgundular; halktan yiyecek istediler, ama kasabalılar onları misafir etmedi. Orada yıkılmak üzere olan bir duvar gördüler. Hızır, kimsenin bir şey vermediği o kasabada durdu ve duvarı doğrultup sapasağlam yaptı. Musa hayretle, “İsteseydin buna karşılık bir ücret alırdın” dedi. Hızır durdu ve yol ayrımını ilan etti: “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.” (Kehf Suresi, 78)

Ve perde kalktı. Gemi, denizde çalışan yoksullarındı; arkalarında her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı. Hızır gemiyi kusurlu yapmıştı ki gasp edilmesin; küçük bir hasar, geminin tamamını kurtarmıştı. Çocuğun anne babası ise mümin insanlardı; o çocuğun ileride onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korkulmuştu. Allah, o ailenin bu evladın yerine daha hayırlı ve merhametli bir evlada kavuşmasını dilemişti. Duvara gelince: O, şehirdeki iki yetim çocuğundu ve altında onlara ait bir hazine vardı; babaları salih bir adamdı. Rabbin, o yetimlerin büyüyüp hazinelerini çıkarmalarını istemişti. Hızır son sözünü söyledi: “Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur.” (Kehf Suresi, 82)

Kıssadan Hisse

Bu kıssanın ilk dersi, ilmin sonsuzluğu ve tevazudur. Musa, ulü’l-azm bir peygamberdi; yine de “öğrenmek istiyorum” diyerek yola düştü, yıllarca yürümeyi göze aldı ve bir kula talebe olma edebini gösterdi. İlim ne kadar artarsa artsın, insanın “ben bilirim” dediği yerde cehaleti başlar. Gerçek alim, öğrencilikten hiç mezun olmayandır.

İkinci ders, kaderin perde arkasıdır. Delinen gemi, ölen çocuk, ücretsiz onarılan duvar… Her biri görünüşte anlamsız, hatta zalimce duruyordu; oysa her birinin ardında rahmet gizliydi. Hayatımızda da böyledir: Kaybettiğimiz iş delinen gemimiz, engellenen planımız onarılan duvarımız olabilir. Başımıza gelenlerin iç yüzünü göremeyiz; ama onları takdir edenin merhametlilerin en merhametlisi olduğunu biliriz.

Ve son ders sabırdır. Hızır’ın en başta koyduğu şart buydu: Anlamadığın şeye sabret, açıklama zamanı gelince her şey aydınlanacak. İnsanın imtihanı da çoğu zaman budur: Hikmetini bilmediği olaylara itiraz etmeden dayanabilmek. “Neden ben?” sorusunun cevabı, çoğu zaman yolculuğun sonunda verilir. Kehf Suresi’ni okuyan her mümin, kendi hayatının gemilerini, çocuklarını ve duvarlarını düşünmelidir.