← Kıssalar

Habil ile Kabil: İlk İmtihan

Yeryüzü henüz çok gençti. Hz. Adem ile Havva, cennetten indirildikleri bu dünyada ilk insan ailesini kurmuşlardı. Evlatları oldu, soyları çoğalmaya başladı. İşte bu ilk ailenin içinden, insanlık tarihinin en acı derslerinden biri çıktı. Kur’an bu kıssayı bize anlatmayı emreder: “Onlara Adem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat.” (Mâide Suresi, 27)

Adem’in iki oğlu vardı: Habil ve Kabil. İkisi de Allah’a birer kurban sundular. Habil’in kurbanı kabul edildi; Kabil’inki edilmedi. Müfessirler bu farkın sebebini şöyle açıklar: Habil, kurbanını gönül hoşluğuyla, malının en iyisinden ve takva ile sunmuştu; Kabil ise isteksizce, özensizce vermişti. Kabul ve ret, kurbanların değil, kalplerin farkındandı.

Bu, insanlık için bir ilkti: İki insan, aynı Rabbe, aynı yolla yaklaşmak istemiş; ama biri kalbini de sunmuş, diğeri yalnızca elindekini bırakmıştı. Allah’ın terazisi o gün kuruldu ve kıyamete kadar değişmedi: Verilen şeyin değeri, verenin niyetiyle ölçülür. Habil bunu biliyordu; Kabil ise kurbanı bir formalite saymıştı. Ret cevabı geldiğinde, aynaya bakmak yerine kardeşine baktı.

Kurbanı kabul edilmeyen Kabil’in içinde bir ateş tutuştu: haset. Bu ateş, aklını ve merhametini kül etti. Dönüp öz kardeşine, dünyanın ilk ölüm tehdidini savurdu: “Andolsun seni öldüreceğim!” Suç kardeşinde değildi; kabul edilmeyen kendi kurbanıydı. Ama haset böyledir: Kendi eksiğine bakmaz, başkasının nimetine düşman olur.

Habil’in cevabı, kıyamete kadar bütün mazlumların şiarı oldu. Önce hakikati hatırlattı: “Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder.” Sonra, insanlık tarihinin en asil duruşlarından birini sergiledi:

“Andolsun, sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (Mâide Suresi, 28)

Habil güçsüz olduğu için değil, Allah’tan korktuğu için elini kaldırmadı. Zulme zulümle karşılık vermeyi reddetti ve son sözünü söyledi: “Ben istiyorum ki sen, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ateş halkından olasın. Zalimlerin cezası işte budur.”

Ama Kabil’in kulakları hasetle tıkanmıştı. Kur’an, o karanlık anı tek cümleyle anlatır: “Nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de onu öldürdü ve böylece ziyana uğrayanlardan oldu.” (Mâide Suresi, 30) Yeryüzü ilk kez insan kanıyla tanıştı. Ayetteki ifade ürperticidir: Nefsi ona bu cinayeti “kolaylaştırdı”, süsleyip güzel gösterdi. Kötülük çoğu zaman böyle işler: Bir anda değil, adım adım; öfkeyi haklı, cinayeti çare gibi göstererek. Kabil tehditten kararlılığa, kararlılıktan eyleme, içindeki fısıltıya her kulak verişinde biraz daha yaklaştı. İlk cinayet işlenmiş, ilk mezar henüz kazılmamıştı. Kabil, kardeşinin cansız bedeninin başında kalakaldı. Ne yapacağını bilmiyordu; insanoğlu henüz ölümü gömmeyi öğrenmemişti.

O an Allah, katilin gözleri önüne bir öğretmen gönderdi: bir karga. Kur’an anlatır: Allah, kardeşinin cesedini nasıl örteceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. Karganın toprağı eşeleyişini seyreden Kabil, utançtan yerin dibine geçti: “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten aciz miyim?” dedi ve “pişman olanlardan oldu.” (Mâide Suresi, 31) Koca insan, bir kuştan ders alıyordu. Kibirle göğe uzanan haset, onu bir karganın seviyesinin bile altına düşürmüştü.

Kur’an bu kıssanın hemen ardından, insanlık için evrensel bir kanun ilan eder: “Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış birisini öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Mâide Suresi, 32) Bir tek insanın canı, bütün insanlığın canı kadar değerlidir. Bu ölçü, Habil’in kanının üzerine yazılmış ilahi bir mühürdür. Peygamber Efendimiz de bir hadisinde, haksız yere dökülen her kanda, çığırı ilk açan olduğu için Adem’in o ilk oğluna da bir pay yazılacağını haber vermiştir. Kötülüğün kapısını ilk aralayan, o kapıdan geçen herkesin vebaline ortaktır.

Kıssadan Hisse

Bu ilk imtihanın ilk dersi, hasedin ne kadar tehlikeli olduğudur. Kabil’i katil yapan şey yoksulluk değil, öfke değil, düşmanlık bile değildi; kardeşine verilen nimeti çekememekti. Haset, sahibini yakan ateştir: Önce kalbi, sonra aklı, sonunda hayatı kül eder. Başkasının nimetine gözü takılan, kendi hesabını unutur. İlacı bellidir: Nimeti verenin Allah olduğunu bilmek ve kardeşinin sevincine ortak olabilmek.

İkinci ders, Habil’in duruşudur. “Sen elini uzatsan da ben uzatmam” diyebilmek, güçsüzlük değil; takvanın zirvesidir. Kötülüğe kötülükle cevap vermek kolaydır; zor olan, öfkenin en haklı göründüğü anda bile Allah’tan korkmaktır. Habil öldürüldü ama kaybetmedi; kıyamete kadar mazlumların onurlu öncüsü oldu. Kazanmak, her zaman hayatta kalmak değildir.

Ve son ders: Amellerin değeri, görünüşünde değil, ardındaki kalptedir. İki kardeş de kurban sundu; birininki kabul edildi. Çünkü Allah, ancak takva sahiplerinden kabul eder. Namazımız, orucumuz, hayrımız… Hepsi birer kurbandır ve hepsinin kabulü, kalbimizin haline bakar. Kıssanın en sessiz sorusu şudur: Biz sunduklarımızı Habil gibi mi sunuyoruz, Kabil gibi mi?