← Kıssalar

Hz. Eyyûb’un Sabrı

Bir zamanlar, bereketli topraklarda yaşayan bir peygamber vardı: Hz. Eyyûb. Allah ona dünyalık olarak ne varsa vermişti. Sürüleri vadileri dolduruyor, tarlaları altın başaklarla dalgalanıyor, evi evlat sesleriyle şenleniyordu. Ama Eyyûb, bu nimetlerin hiçbirine aldanmadı. Zenginliği arttıkça şükrü arttı. Sofrasında yetimler doyar, kapısından yoksul boş dönmezdi. O, nimetin sahibini hiç unutmayan bir kuldu.

Sonra imtihan kapıyı çaldı. Hem de art arda. Malları elinden gitti; sürüler telef oldu, tarlalar kurudu. Ardından en ağırı geldi: Evlatlarını kaybetti. Bir baba için dünyanın en ağır yükü, onun omuzlarına bırakılmıştı. Derken hastalık bedenini sardı. Öyle bir hastalık ki yıllarca sürdü; gücünü, kuvvetini, sağlığını alıp götürdü. Dünkü zengin ve itibarlı Eyyûb, yatağa düşmüş, bir deri bir kemik kalmıştı.

İnsanların çoğu böyle günlerde uzaklaşır. Onun çevresindekiler de öyle yaptı. Ama bir kişi vardı ki hiç ayrılmadı: vefakâr hanımı. Ona hizmet etti, ekmeğinin derdine düştü, yıllar boyunca sabrına sabır kattı. Bu yönüyle o hanım, vefanın kitaplara geçen örneği oldu.

Rivayet olunur ki bir gün hanımı dayanamayıp sordu: “Sen duası makbul bir peygambersin; Rabbine yalvarsan da sana şifa verse olmaz mı?” Eyyûb’un cevabı, şükür ile sabrın terazisi gibiydi: “Ben yıllarca sağlık ve nimet içinde yaşadım. Nimet yıllarım kadar sabretmeden şifa istemeye haya ederim.” Bela, onun gözünde nimeti gönderen elin bir başka hediyesiydi; çünkü gönderen aynıydı. Hastalığını insanlara şikayet konusu yapmadı; derdini yalnız derdi verene açtı. İşte bu edep, onun kıssasını bütün dertlilerin baş tacı yaptı.

Peki Eyyûb ne yapıyordu? İşte kıssanın kalbi burasıdır. Eyyûb ne isyan etti, ne şikâyet etti, ne de “Ben bunu hak etmedim” dedi. Dili zikirde, kalbi rızada idi. Şeytan onun sabrını çökertmek için uğraştıkça, o Rabbine sığındı. Kur’an, onun bu halini tek cümleyle mühürler: “Gerçekten biz onu sabreden bir kul bulduk. O ne güzel kuldu! O, daima Allah’a yönelirdi.” (Sâd Suresi, 44)

Yıllar geçti. Hastalık ağırlaştıkça ağırlaştı. Ve Eyyûb, sonunda ellerini semaya kaldırdı. Ama dikkat edin; duası bile edeptir, inceliktir. “Şifa ver” diye emir gibi istemedi. Halini arz etti, gerisini Rabbinin rahmetine bıraktı:

“Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiyâ Suresi, 83)

Bu kısacık dua, göklerin kapılarını açtı. Allah, sabreden kulunun niyazına icabet etti. Ona şöyle buyurdu:

“Ayağını yere vur! İşte yıkanılacak ve içilecek serin bir su.” (Sâd Suresi, 42)

Eyyûb ayağını yere vurdu; topraktan serin bir pınar fışkırdı. O sudan yıkandı, o sudan içti. Yılların hastalığı, Allah’ın izniyle bir anda bedeninden döküldü. Az önce yatağından kalkamayan Eyyûb, sapasağlam ayağa kalktı. Ama Allah’ın ikramı bununla kalmadı. Kur’an haber verir: Allah ona ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha bağışladı. Kaybettiği her şey, katından bir rahmet ve akıl sahiplerine bir ibret olarak fazlasıyla geri verildi. Sabrın meyvesi, sabrın kendisinden de tatlıydı.

Kıssanın bir de ince bir sayfası vardır. Eyyûb, hastalık günlerinde bir sebeple hanımına kırılmış ve iyileşirse ona yüz değnek vurmaya yemin etmişti. Şifa gelince yemin boynunda kaldı. Oysa o hanım, yıllarca başucundan ayrılmamış bir vefa abidesiydi. İşte burada ilahi rahmet bir çıkış yolu gösterdi: “Eline bir demet sap al, onunla vur ve yeminini bozma.” (Sâd Suresi, 44) Eyyûb, yüz ince saptan oluşan bir demeti eline aldı ve hanımına bir kez hafifçe dokundurdu. Hem yemin yerine gelmiş, hem de vefalı bir kalp incitilmemiş oldu. Allah, sabreden kulunu, yemininin ağırlığı altında da bırakmadı.

Hz. Eyyûb’un adı Kur’an’da yalnız bu kıssayla geçmez; Nisâ ve En’âm surelerinde, kendilerine vahyedilen büyük peygamberler arasında saygıyla anılır. Onun hikayesi, vahyin diliyle iki surede işlenmiş ve her ikisinde de aynı noktaya bağlanmıştır: sabır ve Allah’a yöneliş. Ayetler, onun ne kadar mal kaybettiğini uzun uzun saymaz; kaybederken nasıl durduğunu anlatır. Çünkü asıl ders, kaybın büyüklüğünde değil, duruşun güzelliğindedir.

O günden sonra “Eyyûb sabrı” dillerde bir deyim oldu. Asırlardır dertlilere onun adı anlatılır; hastalar onun duasıyla dua eder. Çünkü o, insanoğluna şunu gösterdi: İnsan her şeyini kaybedebilir; ama Rabbine olan güvenini kaybetmedikçe, aslında hiçbir şey kaybetmemiştir.

Kıssadan Hisse

Hz. Eyyûb’un kıssası, nimetin de külfetin de birer imtihan olduğunu öğretir. O, zenginken şımarmadı, yoksul ve hasta düşünce isyan etmedi. Demek ki kulluk, hâllere göre değişen bir elbise değil; her hâlde kuşanılan bir zırhtır. Bugün elimizdekiler de, elimizden çıkanlar da aynı sorunun parçasıdır: “Kulum, şimdi ne yapacaksın?”

İkinci ders, duadaki edeptir. Eyyûb yıllarca dişini sıktı; dua ettiğinde de şikâyet etmedi, sadece halini arz etti: “Bana zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” Sabır, dua etmemek değildir; duayı isyana bulaştırmamaktır. Dert, kapısına götürene şeref kazandırır; o kapı Allah’ın kapısıysa.

Ve unutulmasın: Allah, sabredenleri asla zayi etmez. Eyyûb’a sağlığı da, evladı da, bereketi de kat kat geri verildi. Bizim hayatımızdaki kayıpların da bir “ayağını yere vur” anı vardır; nerede ve ne zaman olduğunu yalnız Allah bilir. Kula düşen, o an gelene kadar Eyyûb gibi demektir: O ne güzel kuldu; daima Allah’a yönelirdi.