← İslam Alimleri

İmam Ebu Hanife

H. 80 / M. 699 – Kûfe — H. 150 / M. 767 – Bağdat

Hanefi mezhebinin kurucusu — Ehl-i Sünnet

“Fıkıh, kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir.”

Numan bin Sabit, Hicrî 80 (Milâdî 699) yılında Kûfe’de doğdu. Ticaretle uğraşan varlıklı bir aileye mensuptu; gençliğinde ipek kumaş ticareti yaptı. Yaşadığı Kûfe, Emevî devrinin sonlarında fıkıh, kelam ve dil ilimlerinin kaynaştığı hareketli bir ilim merkeziydi. Sahabeden Enes bin Malik’i gördüğüne dair rivayetler sebebiyle tâbiînden sayılır; bu, onu ashab neslinin bereketine yetişen bahtiyar halkaya bağlar.

İlim Yolculuğu

Önce kelam ilmine yöneldi; Basra’ya yaptığı yolculuklarda dönemin fırkalarıyla girdiği münazaralar ona keskin bir muhakeme kabiliyeti kazandırdı. Ardından fıkha geçerek Kûfe’nin büyük fakihi Hammad bin Ebî Süleyman’ın ders halkasına katıldı ve on sekiz yıl boyunca ondan ayrılmadı. Bu ilim silsilesi, Hammad üzerinden İbrahim en-Nehaî’ye, oradan Abdullah bin Mesud’un Kûfe’ye taşıdığı sahabe fıkhına uzanıyordu. Hocasının Hicrî 120’de vefatı üzerine halkanın başına geçti; otuz yıl sürecek bu tedris hayatında Kûfe mescidi, İslam dünyasının dört bir yanından gelen talebelerle doldu.

Kur’an ve Sünnet’in yanında kıyas ve istihsanı ustalıkla kullanan rey ekolünü sistemleştirdi. Fıkhı âdeta bir şûra usulüyle işledi: meseleleri talebeleriyle uzun uzun tartışır, henüz vuku bulmamış olayların hükmünü dahi araştıran takdirî fıkıh yöntemiyle binlerce meseleyi ele alır, olgunlaşan hükmü kaydettirirdi. Ona göre bir mesele hakkında nass bulunmadığında sahabe kavline başvurulur, orada da çözüm yoksa ictihad devreye girerdi; bu delil sıralaması, sonraki usul-i fıkıh literatürünün çatısını hazırladı. Akaide dair görüşleri el-Fıkhü’l-Ekber ve el-Âlim ve’l-Müteallim gibi risalelerde toplandı; bunlar Ehl-i Sünnet akaidinin ilk yazılı metinleri arasında sayılır.

Talebeleri ve Mezhebin Tedvini

Ticaretten kazandığıyla hem geçimini sağladı hem de yüzlerce talebe okuttu; kimseye minnet etmedi. Halkasından Ebu Yusuf, İmam Muhammed eş-Şeybânî, Züfer bin Hüzeyl ve Hasan bin Ziyad gibi müctehidler yetişti. Ebu Yusuf, Abbasîler’in ilk başkadısı olarak mezhebi devlet hayatına taşıdı ve Halife Harun Reşid için Kitâbü’l-Harâc’ı kaleme aldı. İmam Muhammed ise hocasının birikimini zâhirü’r-rivâye adı verilen altı temel kitapta tedvin ederek Hanefi fıkhının yazılı temelini attı.

İmtihanı ve Manevi Mirası

İlmî istiklalini korumak için hem Emevî hem Abbasî idaresinin resmî görev tekliflerini geri çevirdi. Emevîler’in Irak valisi İbn Hübeyre’nin teklifini reddettiğinde kırbaçlandı; Abbasî halifesi Mansur’un Bağdat kadılığı teklifini de kabul etmeyince hapsedildi ve baskı gördü. Bu ret tavrı, hükümdar iradesi karşısında hukukun ve âlimin bağımsızlığını savunmanın timsali olarak yorumlanagelmiştir. Hicrî 150 (Milâdî 767) yılında Bağdat’ta bu sıkıntılar içinde vefat etti. Cenaze namazı, gelen kalabalık yüzünden defalarca kılındı. Gecelerini ibadetle ihya etmesi ve ticaretinde gösterdiği dürüstlük, onu fakih kimliği kadar zâhid kimliğiyle de örnek kıldı.

Kurduğu mezhep, talebelerinin gayretiyle Abbasî ve Selçuklu coğrafyasına, ardından Osmanlı, Türkistan ve Hint alt kıtasına yayılarak İslam dünyasının en yaygın fıkıh mezhebi hâline geldi; Osmanlı Devleti’nde resmî mezhep olarak asırlarca uygulandı. Bugün Türkiye, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Hint alt kıtasında Müslümanların büyük çoğunluğu onun mezhebine göre ibadet etmektedir. Bağdat’ta kabri üzerine Selçuklular devrinde yapılan İmam-ı Âzam Türbesi, asırlardır ziyaretgâhtır. ‘En büyük imam’ anlamındaki İmam-ı Âzam unvanı, ümmetin ona duyduğu hürmetin en veciz ifadesi olarak yaşamaya devam etmektedir.