İsmail Hakkı Bursevî, Hicrî 1063 (Milâdî 1653) yılında Rumeli’deki Aydos kasabasında doğdu; ailesinin buraya İstanbul’dan göç ettiği nakledilir. Küçük yaşta Edirne’ye gönderilerek tahsile başladı; burada Celvetî şeyhi Atpazarî Osman Fazlı Efendi’nin halifesi Abdülbâki Efendi’den ders aldı ve bu yolun feyziyle erken yaşta tanıştı. İstanbul’a geçerek bizzat Osman Fazlı Efendi’ye intisap etti; zâhir ve bâtın ilimlerini bu kapıda birleştirdi. Tefsir, hadis, fıkıh ve kelam okudu; devrin büyük hattatı Hâfız Osman’dan hüsn-i hat meşk etti; Arapça ve Farsçayı eser verecek kudrette öğrendi.
Rumeli’den Bursa’ya
Hicrî 1086’da (Milâdî 1675) icazet alarak Üsküp’e irşadla görevlendirildi; orada evlendi, vaazlarıyla büyük bir çevre edindi, fakat bazı yerli âlimlerin muhalefetiyle de karşılaştı ve yıllarca Üsküp ile çevresindeki Rumeli şehirlerinde hizmet etti. Hicrî 1096’da (Milâdî 1685) şeyhinin işaretiyle Bursa’ya yerleşti. Şeyhi Osman Fazlı Efendi’yi, sürgünde bulunduğu Kıbrıs’ta vefatından önce ziyaret ederek irşad emanetini teslim aldı; Celvetiyye’nin Hakkıyye kolu ona nispet edilir. Sultan II. Mustafa’nın daveti üzerine ordunun maneviyatını yükseltmek için Avusturya seferlerine katıldı; hac yolculuğunda kafilesi saldırıya uğradı ve yaralandı. Ömrünün ilerleyen yıllarında üç yıl kadar Şam’da, ardından bir müddet Üsküdar’da ikamet etti; bu yıllarda da telifi bırakmadı ve nihayet Bursa’ya dönerek kırk yıla yakın hizmet verdiği bu şehirde ömrünü tamamladı.
Rûhu’l-Beyân ve Velût Kalemi
Bursa’da Ulu Cami kürsüsünden yıllarca tefsir dersleri verdi; kürsüde anlattıklarını her gün kaleme alarak yazdı ve bu vaazların birikimiyle, yirmi yılı aşan bir emeğin mahsulü olan Rûhu’l-Beyân doğdu; eser Hicrî 1117’de (Milâdî 1705) tamamlandı ve bu yönüyle canlı bir vaaz geleneğinin kaydı oldu. Arapça kaleme alınan bu tefsir; rivayet ilmini, fıkhı ve tasavvufi işaretleri Farsça beyitlerle mezcetmesiyle benzersizdir ve İslam dünyasında en çok okunan işârî tefsirlerden biri olmuştur; Kahire’den İstanbul’a defalarca basılmış, Türkçeye de tercüme edilmiştir. Yazıcıoğlu’nun Muhammediye’sine yazdığı Ferahu’r-Rûh şerhi, Mesnevî’nin ilk beyitlerini şerh ettiği Rûhu’l-Mesnevî, dostlarına armağan olarak kaleme aldığı Tuhfe adlı risaleler ve son devir eseri Kitâbü’n-Netîce dahil yüzü aşkın kitap telif etti; bunların yarısından fazlasını Türkçe yazarak irfanı halkın diline taşıdı. Eserlerinde manevi vâridâtını ve gördüğü rüyaları da kaydetti; bu yönüyle Osmanlı telif geleneğinin en şahsi seslerinden biridir. İbnü’l-Arabî’nin vahdet-i vücûd anlayışını Anadolu’da yorumlayan en yetkin kalemlerden biri sayıldı; şiirle nesri, ilimle zevki aynı sayfada buluşturan üslubu, Osmanlı telif geleneğinin şahsına münhasır örneklerindendir.
Manevi Mirası
Hicrî 1137 (Milâdî 1725) yılında Bursa’da vefat etti; kabri, son yıllarında kendi imkânlarıyla yaptırdığı caminin yanındadır ve asırlardır ziyaretgâhtır. Bursa’daki tekkesi, Celvetiyye’nin Hakkıyye kolunun merkezi olarak uzun yıllar hizmet verdi. Rûhu’l-Beyân bugün de ilim çevrelerinde okunup okutulmakta, eserleri yeni baskılar ve tercümelerle yaşamaktadır. Vaaz kürsüsü ile yazı masası arasında geçen bu ömür, ilim ile irfanın el ele yürüyebileceğinin canlı şahididir. Velût kalemi, Osmanlı tasavvuf kültürünün en zengin miraslarından birini bırakmış; ‘Bursevî’ nisbesi, ilim tarihimizde şehriyle özdeşleşen bir bereketin adı olmuştur.