Mekke’de zulüm son perdesine ulaşmıştı. Müşrikler, Daru’n-Nedve’de toplanıp kararların en alçağını aldılar: Her kabileden bir genç seçilecek, hepsi birden Muhammed’in üzerine yürüyecek, böylece kanı kabilelere dağılacak ve kimse kısas isteyemeyecekti. Ama onlar tuzak kurarken, Allah da hükmünü yazıyordu. Efendimize hicret izni verildi. O gece Hz. Ali, müşrikleri şaşırtmak için Efendimizin yatağına yattı; Resulullah ise evinden çıkıp en sadık dostunun kapısını çaldı: Ebu Bekir.
Ebu Bekir, bu yolculuğu aylardır bekliyordu. Efendimiz daha önce “Acele etme, Allah’ın sana bir yol arkadaşı vermesi umulur” buyurduğunda, Ebu Bekir bu işaretle iki deve satın alıp beslemeye başlamıştı. O gece Efendimiz, “Allah bana hicret izni verdi” deyince Ebu Bekir’in gözleri yaşardı: “Sohbet ya Resulallah? Ben de var mıyım?” “Evet, beraberiz” cevabını alınca, sevincinden ağladı. Hz. Aişe der ki: “O güne kadar bir insanın sevinçten ağlayabileceğini bilmezdim; babamı o gün gördüm.” Ebu Bekir yalnız canını değil, malını da bu yolculuğa koydu: Rivayete göre nesi var nesi yoksa, binlerce dirhem tutan bütün servetini yanına aldı. Ailesine geride para bırakmamıştı; iman yolculuğuna, evinin bütün bereketiyle çıkmıştı.
İki yolcu, gece karanlığında Mekke’den çıktılar. Ama Medine’ye giden kuzey yoluna değil, tam ters istikamete, güneydeki Sevr Dağı‘na yöneldiler. Bu, takipçileri şaşırtacak bir tedbirdi. Dağın sarp yamacındaki mağaraya vardılar. Rivayete göre Ebu Bekir önce içeri girdi; mağarayı gözden geçirdi, delikleri tıkadı ve Efendimizin zarar görmeyeceğinden emin olduktan sonra “Buyurun ya Resulallah” dedi. Sadakat buydu: Tehlikeyi önce kendi göğsüyle karşılamak.
Sabah olunca Mekke ayağa kalktı. Yatakta Muhammed yerine Ali’yi bulan müşrikler çılgına döndü. İz sürücüler tutuldu, her yol tarandı, Efendimizin başına yüz deve ödül kondu. Ve takipçiler, izleri süre süre Sevr Mağarası’nın ağzına kadar geldiler. Ayak sesleri mağaranın içinden duyuluyordu. Ebu Bekir’in yüreği, kendisi için değil, Efendimiz için ağzına geldi. Fısıldadı: “Ya Resulallah! Ayaklarının ucuna baksalar, bizi görecekler!” İşte o an, Efendimizin dudaklarından tarihin en sakin ve en güçlü cümlelerinden biri döküldü:
“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe Suresi, 40)
Ve ekledi: “İki kişi hakkında ne zannedersin ki üçüncüleri Allah’tır?” Kur’an bu anı ebedileştirdi: Allah, sekinetini onun üzerine indirdi ve onu görmedikleri ordularla destekledi. Rivayetlerde anlatılır ki mağaranın ağzına bir örümcek ağ germiş, bir güvercin yuva kurmuştu; takipçiler bu manzaraya bakıp “Buraya kimse girmiş olamaz” dediler. Dönüp gittiler. Kureyş’in bütün gücü, mağaranın ağzından içeri bakamadan geri döndü. Çünkü Allah’ın koruduğunu, dünya bir araya gelse göremezdi.
Üç gün üç gece o mağarada kaldılar. Bu üç gün, planlı bir sabır dönemiydi: Mekke’deki arama hararetinin soğuması bekleniyordu. Ebu Bekir’in ailesi seferber olmuştu. Oğlu Abdullah, gündüzleri Mekke’de dolaşıp haberleri topluyor, geceleri mağaraya taşıyordu. Azatlısı Amir bin Füheyre, koyun sürüsünü mağara civarında otlatıyor; hem süt ulaştırıyor, hem de sürüyü Abdullah’ın ayak izleri üzerinden geçirerek izleri siliyordu. Kızı Esma ise yiyecek taşıyordu; azık torbasını bağlayacak bir şey bulamayınca kuşağını ikiye yırtıp kullanmış ve bu fedakarlığıyla “Zatü’n-Nitakayn” yani “iki kuşaklı” lakabını almıştı. Bir aile, topyekun bir davanın hizmetindeydi.
Dördüncü gün, kılavuzları develerle geldi ve kafile, sahil üzerinden işlek olmayan yollardan Medine’ye yöneldi. Yolda bir tehlike daha atlatıldı: Ödüle göz diken Süraka bin Malik atıyla peşlerine düştü. Ama yaklaştıkça atının ayakları kuma saplandı. Üçüncü denemeden sonra Süraka, işin içinde ilahi bir koruma olduğunu anladı; aman diledi ve geri döndü. Takipçi olarak gelen adam, kafilenin izini gizleyen bir koruyucu olarak ayrıldı. Üstelik Efendimiz ona akıl almaz bir müjde verdi: Bir gün Kisra’nın, yani İran hükümdarının bileziklerini takacaktı. Ödül peşindeki bir bedevi için hayal bile edilemez bu söz, yıllar sonra harfiyen gerçekleşti; İran fethedilince Hz. Ömer, Kisra’nın bileziklerini getirtip Süraka’nın kollarına taktı. Nihayet kafile Medine’ye ulaştı; şehir, tarihin en güzel karşılamalarından biriyle yeni bir çağın kapısını açtı.
Kıssadan Hisse
Bu kıssanın kalbi, tek cümlededir: “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” Düşman kapıya dayandığında, bütün hesaplar tükendiğinde, insanın elinden hiçbir şey gelmediğinde bu cümle devreye girer. Maiyyet şuuru, yani Allah’ın kuluyla beraber olduğu bilinci, müminin en büyük sığınağıdır. Mağaradaki o fısıltı, kıyamete kadar bütün darda kalanların tesellisidir.
İkinci ders, tedbir ile tevekkülün kucaklaşmasıdır. Efendimiz tevekkül etti; ama ters istikamete gitti, üç gün gizlendi, kılavuz tuttu, haber ağı kurdu. Tevekkül, tedbirsizlik değildir; bütün tedbirleri alıp sonucu Allah’a bırakmaktır. Örümcek ağı, ancak elinden geleni yapanın kapısına gerilir.
Ve son ders, sadakattir. Ebu Bekir malını, ailesini, canını bu yolculuğa koydu; “ben de var mıyım” diye sevinçten ağladı. Kur’an ona “ikinin ikincisi” diyerek iltifat etti. Dava sahibi olmak kolay, dava arkadaşı olmak zordur. Sevr Mağarası, dostluğun da bir ibadet olabileceğini öğretir: Yeter ki o dostluk, Allah yolunda kurulmuş olsun.