← Kıssalar

Ashab-ı Kehf: Mağara Arkadaşları

Vakti zamanında, putlara tapmanın kanun sayıldığı bir şehir vardı. Şehrin hükümdarı zalimdi; halkını putların önünde eğilmeye zorluyor, bir olan Allah’a inananları ise ölümle korkutuyordu. İşte böyle bir karanlığın ortasında, bir avuç genç ayağa kalktı. Ne orduları vardı ne de servetleri. Tek sermayeleri, kalplerine yerleşmiş tertemiz bir imandı. Kur’an onları bize şöyle tanıtır:

“Onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırmıştık.” (Kehf Suresi, 13)

Bu gençler, herkesin sustuğu yerde konuştular. Kalplerine sağlam bir bağ vuruldu ve ayağa kalkıp dediler ki: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başkasına asla ilah demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.” Kavimlerinin, hiçbir açık delile dayanmadan Allah’tan başka ilahlar edindiğini yüzlerine söylediler. Bu, o gün için ölümü göze almak demekti.

Şehirde artık onlara hayat hakkı yoktu. Ya putların önünde eğilecekler ya da taşlanacaklardı. Gençler bir araya geldiler ve tarihin en asil hicret kararlarından birini verdiler: Madem bu şehirde Allah’a kul olmak yasak, o halde şehri terk edeceklerdi. Birbirlerine, “Madem onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki Rabbiniz size rahmetini yaysın” dediler. Ve bir gece, arkalarına bakmadan şehirden çıktılar. Yanlarında bir de köpekleri vardı; rivayetlerde adı Kıtmîr diye anılır. O sadık hayvan da onların peşinden gitti.

Dağın koynundaki bir mağaraya sığındılar. Elleri boş, gelecekleri belirsizdi; ama duaları hazırdı: “Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizde bize bir çıkış yolu hazırla.” (Kehf Suresi, 10) Allah, bu samimi duaya öyle bir icabet etti ki akıllar hayran kalır: Onların kulaklarına perde vurdu ve gözleri açık oldukları halde onları derin bir uykuya daldırdı. Güneş, doğarken mağaralarının sağından geçiyor, batarken sollarından süzülüyordu; onlar mağaranın genişliğinde, güneşin yakmadığı bir koyaktaydılar. Allah onları uykuda sağa sola çeviriyordu. Köpekleri de girişte ön ayaklarını uzatmış yatıyordu. Kur’an der ki: Onları o halde görsen, dolu zannedip korkuyla kaçardın.

Zaman aktı. Şehirde hükümdarlar değişti, nesiller geçti, putlar devrildi, iman galip geldi. Mağaradaki gençler ise hâlâ uyuyordu. Ne kadar mı? Kur’an bunu da haber verir:

“Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar; buna dokuz yıl da ilave ettiler.” (Kehf Suresi, 25)

Sonra Allah onları uyandırdı. Gençler gözlerini ovuşturarak birbirlerine sordular: “Ne kadar kaldık?” Kimi “Bir gün” dedi, kimi “Günün bir parçası.” Sonunda işin doğrusunu Rablerine havale ettiler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir.” Karınları açtı. İçlerinden birini, yanlarındaki gümüş para ile şehre gönderdiler. Ona sıkı sıkı tembih ettiler: “Dikkatli ol, kimseye kendini sezdirme. Eğer bizi ele geçirirlerse ya taşlarlar ya da dinlerine döndürürler.”

Genç, şehre indi. Ama gördüğü manzara karşısında adeta küçük dilini yuttu. Sokaklar değişmiş, binalar değişmiş, insanlar değişmişti. Bir fırına girip elindeki parayı uzattığında, fırıncı paraya hayretle baktı: Bu, asırlar önceki bir hükümdarın parasıydı! Genç, define bulmakla suçlandı; halk başına toplandı. Ve gerçek yavaş yavaş ortaya çıktı: Bu genç, yüzyıllar önce imanları uğruna kaybolan o efsane gençlerden biriydi. Üstelik artık şehirde zalim hükümdar yoktu; halk iman etmişti. İnsanlar mağaraya koştular. Allah, öldükten sonra dirilişin apaçık bir delilini gözlerinin önüne sermişti: Bedenleri üç asır uykuda koruyan Allah, elbette ölüleri de diriltirdi. Kur’an bu hikmeti açıkça bildirir: “Böylece insanların, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyametin şüphesiz geleceğini bilmelerini sağladık.” (Kehf Suresi, 21)

İnsanlar onların hatırasını yaşatmak istediler ve mağaranın üzerine bir mescit yapılmasına karar verildi. Gençlerin sayısını ise kimse kesin bilemedi; kimi üç, kimi beş, kimi yedi dedi. Kur’an, “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir” buyurarak bu tartışmayı kapattı. Çünkü önemli olan kaç kişi oldukları değil, ne için ayağa kalktıklarıydı.

Kıssadan Hisse

Ashab-ı Kehf kıssası, her devrin gençlerine bir çağrıdır: İman, kalabalık ister ama kalabalıklara bakmaz. Bir avuç genç, koca bir şehrin batılına karşı durabildi. Çevre bozulduğunda “herkes böyle yapıyor” demek kolaydır; zor olan, herkes eğilirken dik kalabilmektir. Allah, kendisi için ayağa kalkanın hidayetini artırır; bu, Kehf Suresi’nin açık müjdesidir.

İkinci ders, hicret ve tevekküldür. Gençler imanlarını yaşayamayacaklarını anlayınca, konforlarını değil imanlarını seçtiler; bir mağaranın karanlığına, Allah’ın rahmetinin aydınlığıyla girdiler. İnsan bir şeyi Allah için terk ederse, Allah ona daha güzelini verir: Onlara mağara dar gelmedi; üç asır boyunca ilahi koruma altında ağırlandılar.

Ve son ders: Bu kıssa, kıyamete ve dirilişe iman dersidir. Üç yüz dokuz yıl uykudan uyanan gençler, bize kabirden uyanışın da böyle olacağını hatırlatır. Uyuyan için üç asır “bir gün ya da daha az”dır; kabirdekiler için de kıyamet böyle yakındır. O halde asıl soru şudur: Uyandığımız gün elimizde ne olacak? Ashab-ı Kehf’in elinde imanları vardı ve o, her devirde yetti.