← İslam Alimleri

Niyazi-i Mısri

H. 1027 / M. 1618 – Malatya — H. 1105 / M. 1694 – Limni (sürgünde)

Halvetiyye — Mısriyye kolunun piri, Ehl-i Sünnet

“Divanından: Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş; bürhân sorardım aslıma, aslım bana bürhân imiş.”

Niyâzî-i Mısrî, asıl adıyla Mehmed, Hicrî 1027 (Milâdî 1618) yılında Malatya’da doğdu; babası Soğancızâde Ali Çelebi, Nakşibendî yoluna mensup bir zattı. Şiirlerinde Niyâzî mahlasını kullandı; bu sebeple Niyâzî-i Mısrî diye şöhret buldu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra ilim yolculuğuna çıktı; Diyarbakır ve Mardin medreselerinde mantık ve kelam okudu, Bağdat ve Kerbela’yı ziyaret etti, Kahire’de Ezher civarında yıllarca tahsil gördü — ‘Mısrî’ nisbesi bu devreden gelir. Kahire’de bir Kadirî dergâhında tasavvufa ilk adımını attı; rüyasında Abdülkādir-i Geylânî’yi görerek mürşidinin Anadolu’da olduğuna dair işaret aldığı nakledilir ve bu işaretle yola koyuldu.

Elmalı’dan Bursa’ya İrşad

Gezdiği her şehirde hem okudu hem okuttu; ilim tahsilini derviş meşrebiyle birleştiren bu yıllar ona geniş bir kültür kazandırdı. Aradığı kapıyı, Uşak üzerinden ulaştığı Elmalı’da buldu: Halvetiyye büyüklerinden Ümmî Sinan’a intisap etti; sülûku sırasında dergâhın imamlık ve hatiplik hizmetlerini yürüttü ve dokuz yıl kadar süren terbiyesini tamamlayarak hilafet aldı. İrşad icazetiyle Uşak ve Kütahya’da bulundu, nihayet Bursa’ya yerleşti; vaazları ve sohbetleriyle büyük bir çevre edindi, adına inşa edilen dergâh Mısriyye’nin âsitanesi oldu ve Halvetiyye’nin bu kolu ona nispetle anıldı. Şiirlerinde insan-ı kâmil anlayışını ve vahdet neşvesini Yunus’un sadeliğiyle işledi; medrese ile tekkeyi, zâhir ile bâtını aynı hakikatin iki yüzü olarak gördü.

Sürgün Yılları

Şöhreti payitahta ulaştı; sadrazamın daveti üzerine, sefere çıkan orduya dua etmek için Edirne’ye gitti. Fakat sözünü esirgemeyen mizacı ve devrin siyasetine, ilmiye ricaline ve saray çevresindeki vaiz zümresine dokunan cesur beyanları, iktidar sahiplerini rahatsız etti. Önce Rodos’a sürüldü; affedilip Bursa’ya döndüyse de bir süre sonra Limni’ye gönderildi ve ömrünün on beş yılından fazlasını sürgünde geçirdi. Yaşlılığında, Sultan II. Ahmed devrinde, Avusturya seferine ordunun maneviyatını yükseltmek üzere müridleriyle katılmak için Edirne’ye geldi; fakat etrafında toplanan büyük kalabalıklardan endişe eden devlet, yaşlı şeyhi son kez Limni’ye gönderdi. Sürgün yıllarında bile irşadı bırakmadı; Limni’de etrafında toplananlara sohbet etti, şiirler söyledi. Bütün bu çile onu yıldırmak yerine olgunlaştırdı; şiirlerindeki yakıcılığın ocağı bu imtihan yılları oldu.

Divanı ve Manevi Mirası

Türkçe Divanı, Yunus Emre çizgisinin en güçlü devamı kabul edilir; vahdet neşvesini, aşkın yakıcılığını ve derdin deva oluşunu söyleyen gazelleri ve ilahileri bestelenerek bütün tekke geleneğine mal oldu. ‘Dermân arardım derdime’ nutku başta olmak üzere pek çok şiiri Türk tasavvuf musikisinin klasik repertuvarına girdi; ilahileri farklı makamlarda bestelenerek camilerde ve zikir meclislerinde okunageldi. Arapça kaleme aldığı Mevâidü’l-İrfân, irfani düşüncesinin olgun meyvesidir; hatıra ve düşüncelerini kaydettiği mecmuaları ise hem iç dünyasına hem devrine ışık tutan birinci elden vesikalardır. Hicrî 1105 (Milâdî 1694) yılında, sürgünde bulunduğu Limni adasında vefat etti; kabri oradadır. Mısriyye kolu, halifeleri eliyle Bursa ve çevresinde devam etti; Divanı, Osmanlı asırlarında en çok okunan ve üzerine şerhler yazılan tasavvufi metinlerden biri oldu ve bugün de Türk tasavvuf edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri olmayı sürdürmektedir.