Râbia el-Adeviyye, Hicrî birinci asrın sonlarında (Milâdî 8. yüzyıl başında) Basra’da, yoksul bir ailenin dördüncü kızı olarak dünyaya geldi; adı da ‘dördüncü’ anlamındaki bu doğum sırasından gelir. Doğduğu şehir, o çağda İslam dünyasının en canlı ilim ve zühd merkeziydi: Hasan-ı Basrî’nin ders halkasının yoğurduğu Basra, dünyaya karşı uyanık duran âbid ve zâhidlerin beşiği sayılıyordu. Emevî Devleti’nin son yıllarına ve Abbâsî hilafetinin kuruluş çağına şahitlik eden Râbia, bu köklü irfan muhitinin içinde, fakat kimsenin dikkatini çekmeyen derin bir yoksulluk içinde büyüdü.
Kölelikten Hürriyete
Küçük yaşta anne ve babasını kaybetti; rivayete göre bir kıtlık yılında kimsesiz kalıp köle olarak satıldı. Gündüzleri efendisine hizmet eder, geceleri ibadetle geçirirdi. Ferîdüddin Attâr’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında nakledildiğine göre efendisi bir gece onu secdede, huşû içinde dua ederken gördü ve bu hâlin heybeti karşısında dayanamayarak onu azat etti. Hürriyetine kavuştuktan sonra kendini tamamen ibadete verdi; bir süre çölde inzivada kaldı, hac niyetiyle Mekke yollarına düştü, ardından Basra’da münzevi bir hayat sürdü. Dünyaya ve dünyalığa iltifat etmedi; kendisine yapılan evlilik tekliflerini, kalbinde Allah sevgisinden başka bir şeye yer olmadığını söyleyerek geri çevirdi. Evinde bir hasır, bir su testisi ve kerpiçten bir yastıktan başka eşya bulunmadığı nakledilir.
Zühd ve Muhabbet Yolu
Süfyan es-Sevrî gibi devrin büyük âlimleri onun sohbetine gelir, duasını ister, hikmetli sözlerinden istifade ederlerdi; Süfyan’ın onun huzurunda söz söylemekten çekindiği ve gönül hâllerine dair meselelerde ona danıştığı rivayet edilir. Râbia’nın tasavvuf tarihindeki asıl yeri, muhabbetullah anlayışını berrak biçimde dile getirmesidir. Ona göre ibadet, cehennem korkusuyla ya da cennet ümidiyle yapılan bir alışveriş değil, sevgiliye duyulan saf muhabbetin gereğiydi. Klasik kaynaklarda nakledilen meşhur menkıbeye göre bir elinde ateş, bir elinde su ile koşarken görülmüş; ateşle cenneti yakmak, suyla cehennemi söndürmek istediğini, tâ ki kullar yalnızca Allah için kulluk etsin, demişti. Sevgiyi ikiye ayırırdı: biri nimetleri sebebiyle duyulan sevgi, öteki bizzat O’na lâyık olduğu için duyulan sevgi. Gece münacatlarından biri klasik kaynaklarda şöyle nakledilir:
İlâhî! Yıldızlar parladı, gözler uykuya vardı, kapılar kapandı; her seven sevdiğiyle baş başa kaldı. İşte ben de senin huzurunda duruyorum.
Manevi Mirası
Onun aşk ve ihlas merkezli kulluk anlayışı, kendisinden sonraki bütün sufi neslinin ilham kaynağı oldu; korku ve ümit makamlarını aşan muhabbet vurgusu, tasavvufu bir zühd hareketinden bir aşk yoluna dönüştüren en önemli adımlardan biri sayılır. Kuşeyrî Risalesi, Hilyetü’l-Evliyâ ve Tezkiretü’l-Evliyâ gibi klasikler onun sözlerine ve hâllerine geniş yer ayırdı; Attâr onu, kadın olmasına rağmen erler safında anılmaya lâyık bir Hak dostu olarak takdim etti. İlâhî aşkı terennüm eden bütün tasavvuf edebiyatı — Mevlânâ’dan Yunus Emre’ye kadar — onun dualarının ve münacatlarının yankısını taşır. İslam irfan geleneğinde kadın velilerin öncüsü kabul edilen Râbia, ilmin ve irfanın kapısının kadın erkek her samimi kula açık olduğunun da zamanlar üstü şahididir.
Hicrî 185 (Milâdî 801) yılında Basra’da vefat etti. Zühd devrinin bu büyük kadın velisi, samimi kulluğun ve karşılıksız sevginin zamanlar üstü örneği olarak anılmaktadır.