Ahmed Fârûkî es-Sirhindî, Hicrî 971 (Milâdî 1564) yılında Hindistan’ın Sirhind şehrinde doğdu; soyu Hz. Ömer’e ulaştığı için ‘Fârûkî’ nisbesiyle anılır. İlk tahsilini, tasavvuf terbiyesi almış bir âlim olan babası Abdülehad Efendi’den aldı; gençliğinde babası vasıtasıyla Çiştiyye ve Kadiriyye yollarının feyzini de tanıdı. Siyalkût’ta Kemâleddin Keşmîrî gibi devrin tanınmış hocalarından aklî ve naklî ilimleri tamamlayarak on yedi yaşında ders ve telif ehliyeti kazandı. Bir ara Bâbürlü başkentine giderek saray çevresinin ilim meclisleriyle temas etti ve Ekber devrinin din anlayışındaki savrulmaları yakından gördü; nübüvvetin ispatına dair İsbâtü’n-Nübüvve adlı eserini bu yıllarda kaleme aldı.
Bâkî Billâh Kapısında
Hicrî 1008’de (Milâdî 1600) Delhi’de, Nakşibendî yolunu Hindistan’a taşıyan büyük mürşid Bâkî Billâh ile karşılaşması hayatının dönüm noktası oldu; birkaç ay içinde bu yolda kemale erdi ve şeyhinin işaretiyle Sirhind’e dönerek irşad makamına geçti. Bâkî Billâh en büyük emanetini bu genç âlime bırakmıştı: şeyhinin vefatından sonra Nakşibendîliğin Hindistan’daki en büyük temsilcisi hâline geldi; dergâhı, ülkenin dört yanından gelen âlimler ve devlet adamlarıyla doldu.
İkinci Binyılın Müceddidi
Devri, Bâbürlü hükümdarı Ekber Şah’ın ‘Dîn-i İlâhî’ adıyla dinleri karıştıran sapkın arayışının İslam’ı tehdit ettiği bir zamandı. İmam Rabbânî, mektuplarıyla âlimleri, devlet adamlarını ve halkı sünnete bağlılığa çağırarak bu akıma karşı büyük bir ihya hareketi başlattı; bu hizmetinden dolayı ‘ikinci binyılın yenileyicisi’ anlamında ‘Müceddid-i Elf-i Sânî’ unvanıyla anıldı. Bu mücadeleyi silahla değil; mektupla, sohbetle ve talebe yetiştirmekle yürüttü. Cihangir Şah devrinde bir yıl Gwalior kalesine hapsedildiyse de vakarı ve hâli hükümdarı etkiledi; itibarla serbest bırakıldı ve bir müddet ordugâhta ağırlandı. Hapis günlerinde bile irşadı bırakmadığı, kaledeki pek çok mahpusun onun sohbetiyle hidayete erdiği nakledilir. Bu sabır imtihanı, davasının tesirini kırmak yerine artırdı; Bâbürlü sarayında sünnete dönüş hareketinin güçlenmesinde onun ve talebelerinin feyzi belirleyici oldu.
Mektûbât ve Manevi Mirası
Beş yüzü aşkın mektubunun toplandığı üç ciltlik Mektûbât, tasavvuf tarihinin en tesirli metinlerindendir; büyük kısmı Farsça yazılan bu mektupların muhatapları arasında âlimler, kumandanlar ve Bâbürlü devlet ricali vardı. Mektuplar itikad, fıkıh ve sülûk meselelerini derin bir tahlille işler. Vahdet-i vücud tecrübesini inkâr etmeden onu ‘vahdet-i şühûd’ anlayışıyla aşan tahlilleri, tasavvufu şeriatın mihverine sağlamca bağladı; ona göre keşif ve ilham, ancak Kitap ve Sünnet mizanına vurulduktan sonra makbuldü. Mebde’ ve Meâd gibi risaleleri bu çizgiyi tamamlar. Hicrî 1034 (Milâdî 1624) yılında Sirhind’de vefat etti; bugün Hindistan’ın Pencap bölgesinde kalan türbesi, Hint alt kıtasından Orta Asya’ya uzanan muhibbanının ziyaretgâhı olmayı sürdürmektedir. Yolu, oğlu ve halifesi Muhammed Masum eliyle devam etti; Müceddidî feyzi bir yandan erken devirde İstanbul’a ulaştı, bir yandan Abdullah Dihlevî ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî üzerinden bütün Osmanlı coğrafyasına yayıldı. Osmanlı uleması Mektûbât’ı erken devirde tanıdı; eser Arapçaya ve Türkçeye tercüme edildi ve aradan geçen dört asra rağmen tasavvuf yolcularının başucu kitabı olmayı sürdürmektedir.