Hâce Ubeydullah Ahrâr, Nakşibendîliği Orta Asya’nın en etkili manevi ve toplumsal gücü hâline getiren büyük mürşiddir. Ramazan 806’da (Mart 1404) Taşkent yakınlarında doğdu. Anne tarafından, bölgenin saygın şeyh ailelerinden Hâvend-i Tahûr soyuna mensuptu; babası Mahmûd da ilim ve tasavvuf ehli bir zattı. Adıyla birlikte anılan “Ahrâr” (hürler) nisbesi, gönlünü dünyadan azat etmiş kişiler anlamında yorumlanagelmiştir. Çocukluğundan itibaren dikkat çeken istidadı üzerine dayısı İbrâhim Şâşî onu himayesine aldı ve tahsili için Semerkant’a götürdü.
İlim ve Sülûk Yolculuğu
Semerkant ve Buhara medreselerinde okuyan Ubeydullah, gönlünün asıl meyli tasavvufa olduğu için Herat’a giderek yaklaşık beş yıl boyunca oradaki şeyh ve âlimlerin sohbetlerine katıldı; Seyyid Kāsım-ı Envâr ve Bahâeddin Ömer gibi devrin tanınmış sûfîlerinin meclislerinde bulundu. Nihayet Hisar bölgesindeki Çağâniyân’a giderek, Şâh-ı Nakşibend’in halifesi Alâeddin Attâr’ın önde gelen halifelerinden Yâkub Çerhî‘ye intisap etti; ondan Nakşibendî usulünü tahsil edip icazet aldı. Taşkent’e dönerek irşada başladı; bir yandan da ziraat ve ticaretle uğraştı. Bereketli işletmeleri zamanla büyük bir servete dönüştü; fakat bu serveti vakıflara, imaretlere ve halkın yükünü hafifletmeye harcaması, şöhretini asıl belirleyen özellik oldu. Kaynaklar işlettiği arazi ve çiftliklerin sayısını yüzlerle ifade eder; buna rağmen kendisinin son derece sade yaşadığı, elindekini “emanet” saydığı nakledilir.
Siyasi Nüfuzu ve Toplumsal Hizmetleri
1451’de Timurlu şehzadesi Ebû Said Mirza’nın taht mücadelesine manevi desteğiyle katılan Ahrâr, onun zaferinden sonra Semerkant’a yerleşti ve vefatına kadar Timurlu sultanları üzerinde benzersiz bir nüfuz sahibi oldu. Bu nüfuzu hep halkın lehine kullandı: şeriata aykırı bulduğu ağır tamga vergisinin Semerkant, Buhara ve Taşkent’te kaldırılmasına öncülük etti, hükümdarlar arasındaki savaşları arabuluculuğuyla önledi, zulme uğrayanların sözcüsü oldu. “Biz bu yola şeyhlik için değil, Müslümanların yükünü kaldırmak için geldik” mealindeki sözleri, tasavvufu toplumsal sorumlulukla birleştiren anlayışını yansıtır. Nüfuzu yalnız yönetim katında da değildi; büyük şair ve âlim Molla Câmî ona gönülden bağlıydı, Ali Şîr Nevâî de kendisine derin hürmet duyardı.
Eserleri ve Manevi Mirası
Ahrâr’ın kaleminden Fıkarât, ana babasının isteği üzerine yazdığı Vâlidiyye ve Havrâiyye gibi Farsça risaleler ile çok sayıda mektup günümüze ulaşmıştır; Bâbür Şah, Vâlidiyye’yi Çağatay Türkçesine manzum olarak çevirmiştir. 29 Rebîülevvel 895’te (1490) Semerkant yakınlarında vefat etti; kabri üzerine sonradan yapılan külliye önemli bir ziyaretgâhtır. Hayatına dair en zengin kaynak, Fahreddin Ali Safî’nin Hâcegân büyüklerini anlattığı Reşehât-ı Aynü’l-Hayât‘ıdır; eser Osmanlı Türkçesine de çevrilerek yüzyıllarca okunmuştur. Halifeleri eliyle Nakşibendîlik onun döneminde Horasan’a, Hindistan’a, Anadolu’ya ve Hicaz’a yayıldı; silsilesi Muhammed Zâhid ve sonraki halkalar üzerinden İmâm-ı Rabbânî’ye ulaştı. Ubeydullah Ahrâr, “halvet der encümen” ilkesini devlet ve toplum hayatının tam ortasında yaşayarak, sûfînin dünyadan kaçan değil dünyayı ıslah eden insan olabileceğini gösteren en güçlü örneklerden biri olarak anılmaktadır.