← İslam Alimleri

Ebu’l Hasan Harakani

H. 352 / M. 963 – Harakan (Bistam yakınları) — H. 425 / M. 1033 – Harakan

Ehl-i Sünnet — Horasan tasavvufunun büyüklerinden (Üveysî meşrep)

“Türkistan'dan Şam'a kadar birinin parmağına diken batsa o diken benim parmağıma batmıştır; bir gönülde hüzün varsa o gönül benim gönlümdür.”

Ebu’l-Hasan Ali bin Ahmed el-Harakānî, Hicrî 352 (Milâdî 963) yılında, Bistam yakınlarındaki Harakan köyünde doğdu. Çiftçilikle ve katırcılıkla geçinen mütevazı bir ailenin çocuğuydu. Yaşadığı devir, Sâmânî Devleti’nin çözülüp Gazneli Devleti’nin yükseldiği; Horasan’ın hem siyasi çalkantıların hem de büyük bir irfan uyanışının sahnesi olduğu bir çağdı.

Üveysî Terbiye

Medrese tahsili görmediği hâlde kalbine akıtılan ilimle konuştuğuna inanılır; kaynaklar onu, kendisinden bir asır önce vefat eden Bâyezîd-i Bistâmî‘nin ruhaniyetinden terbiye alan Üveysî bir veli olarak kaydeder. Bistam’daki türbeyi uzun yıllar sık sık ziyaret eder, manevi yolculuğunu bu bağlılıkla anlatırdı; Attâr’ın Tezkiretü’l-Evliyâ’sında nakledildiğine göre Bâyezîd, vefatından yıllar önce Harakan tarafından büyük bir Hak erinin geleceğini müjdelemişti. Şöhreti arttıktan sonra da geçimini alın teriyle sağlamaya devam etti; ziraatle uğraştı, kimseye yük olmadı.

Dergâhı ve Devrin Büyükleri

Harakan’daki dergâhı, devrin ilim ve devlet adamlarının uğrak yeri oldu. Gazneli Mahmud’un onu ziyaret edip nasihatini dinlediği, filozof İbn Sina ile görüştüğü nakledilir; sultana karşı gösterdiği müstağni ve vakur duruş, Hak dostlarının devlet kapısındaki edebinin klasik örneklerinden sayılır. Nakledildiğine göre sultan ona Bâyezîd’i sormuş, Harakānî de onu görenin hidayete ereceğini söylemişti; sultanın, Peygamber’i gördüğü hâlde iman etmeyen Ebu Cehil’i hatırlatması üzerine verdiği cevap meşhurdur: Ebu Cehil, Resûlullah’ı değil, Abdülmuttalib’in yetimini görmüştü; görmek, gönül gözüyle görmektir. Sultanın altın keselerini de kabul etmedi; helal lokmayla yetindiğini söyleyerek hediyeleri geri çevirdiği nakledilir. Çağdaşı büyük sufi Ebu Said-i Ebu’l-Hayr ile karşılıklı hürmete dayanan görüşmeleri kaynaklarda anlatılır; Herat’ın büyük ârifi Hâce Abdullah-ı Ensârî de asıl manevi terbiyesini ondan aldığını söylerdi. Sohbetlerinden derlenen Nûru’l-Ulûm adlı eser, onun hikmetli sözlerini günümüze taşımıştır; bu sözlerde kendisini halkın en aşağısında gören, fakat Hak kapısında kimseden ümit kesmeyen bir gönül dili konuşur. Öğretisinin merkezinde, Allah sevgisinin bütün yaratılmışlara şefkat olarak taşması yer alır; din, dil ve mezhep ayırmaksızın her insana sofrasını açması dillere destandı. Dergâhına gelen herkese yemek verilmesini, kimseye inancının sorulmamasını tembih ettiği nakledilir; çünkü ona göre Hakk’ın nazar ettiği cana hürmet, hizmetin başıydı.

Manevi Mirası

Tesiri kendi asrını çok aştı: Abdülkadir Geylânî’den Mevlânâ’ya, Attâr’dan Nakşibendî büyüklerine kadar pek çok Hak dostu onu hürmetle andı; Mevlânâ Mesnevî’sinde ondan bahsetti. Nakşibendî silsilesinde Bâyezîd’den sonraki büyük halkalardan sayılır; feyzini Ebu Ali Fârmedî’ye, onun üzerinden Yusuf Hemedânî’ye taşıyan zincir, Orta Asya irfanına uzanır. Anadolu irfanında da derin izi vardır; Kars’ta ona nispet edilen makam-türbe, Osmanlı devrinde kale tamiratı sırasında bulunduğuna inanılan kabir üzerine inşa edilen camiyle birlikte asırlardır ziyaret edilmektedir.

Hicrî 425 (Milâdî 1033) yılında, bir Muharrem ayının aşure gününde vefat etti. Yetmiş yıllık ömrünün tamamına yakınını doğduğu köyün çevresinde, toprağını işleyerek ve gönülleri onararak geçirmişti; şefkat ve diğergâmlık vurgusu, Horasan irfanının en saf örneklerinden sayılır. Parmağa batan dikeni kendi parmağında, gönüllerdeki hüznü kendi gönlünde duyan bu kuşatıcı şefkat dili, onu tasavvuf tarihinin en sevilen simalarından biri yapmıştır.